Ev

Okumaya 5 yaşımın bitimine tam 28 gün kala, bir yılbaşı gecesinde başladım. Daha doğrusu, okuyor olduğumu yakın çevreme o gece duyurdum. Kitap “Bu bir kümes. Tavuğun evi kümestir” diye oldukça komik başlayıp, “Herkesin bir evi vardır. Ama Filistinlilerin evi yoktur.” diye ağır iki cümle ile bitiyordu. Son cümleye geldiğimde masadakiler duygulanmış ve şaşırmış, Rıfat Amcam -tabi ki- çoktan ağlamaya başlamıştı. Babam ve abim sakince gülümsüyordu. Annem muhtemelen mutfakta bir şeyler hazırlamakta olduğundan, cümlenin sonuna yetişti. O sırada ben, başardığım şeyin oldukça normal olduğunu düşünmekteydim ve yaptığımın bu kadar takdir edilmesine anlam veremedim. Hatta azıcık utandım.

Okuduğum ilk kitap, içeriğinin yanında, pek çok yönden yaşamıma damgasını vurdu. Örneğin, tüm yaşamım boyunca, tıpkı o gece gibi, zor olanı başarmayı olağan buldum ve övgü almaktan nefret ettim. Oysa, kitabı bitirince afili bir selam verip üstüne bolca alkış almadan ‘sahneyi’ terk etmeseydim, sonrasında yaptığını abartmanın başarmaktan daha önemli olduğu günümüz dünyasına kolayca uyum sağlayabilirdim. Belki hiç acele etmeyip tıpkı Ege gibi ancak birinci sınıfın sonlarına doğru okumayı sökmeliydim, Behrengi kitapları yerine Ayşegül serisinden minnoş kitaplar seçmeliydim. Hatta okulu her sene ilk üç sırada bitiren ve ödüllendirilmeyi aklından bile geçirmeyen Özlem değil de bütünlemeye kalmadığı tek dönemde başarısına karşılık babasına bisiklet aldıran lise arkadaşım Begüm olmalıydım. Olamadım…Treni o gece kaçırdım.

Uzun zamandır -yani beş yaşımdan beri- evler hakkında düşünmeye devam ediyorum. Herkesin barınma hakkına sahip olduğunu, herkesin bir evi olması gerektiğini öğrendiğimde küçücüktüm. Biraz büyüyünce, her yıl hatrımızı soran ev sahiplerimizden, aslında herkesin evi olamadığını, bazılarımızın o evlerde kiracı olduğunu öğrendim. Zamanla evin dört duvardan daha fazlası olduğunu anlayıp, ait olduğumu hissedebileceğim bir yer-yurt-ev aradım kendime. Yeterince büyüyünce hiçbir yerin evim olamayacağını kabullendim. Ege ile birlikteyken o neredeyse ev de orası oldu bana. “İnsan nasıl insan oldu” kitabında “Evlerin tarihini yazsaydık, mağaradan başlamamız gerekirdi. Doğa yapısı olan bu evi, insan hazır olarak bulmuştu” diye okumuştum. Yani, Neolitik çağda yaşıyor olsaydım, duvarlarına hayvan resimleri çizdiğim bir mağara evim olacaktı. Göçebe olsam kara kıldan bir çadır, haremde belki mermer tabanlı bir oda. Balkonlu-balkonsuz, aydınlık-karanlık, ortalama İstanbul’da yüz, Londra’da kırk beş metrekare olan evler, bazen bizi besleyip iyileştiren faydalı birer koza, zaman zaman da hapsolup kaldığımız tabutlarımız.

“Herkesin bir evi vardır.”

Benim evim; kafamı çarpmayayım diye Ömer’in dörtte biri özenle oyarak rafın sivri köşesine yapıştırdığı küçük şarap mantarı, yemek yaparken mutfağın kapısında yalanarak beni bekleyen Püskül’ün pürtüklü dili, Ege’nin henüz uyanamamış sağ gözüdür.

Hepsini kilometrelerce geride bıraktığıma göre, sahi şimdi benim evim neresi?

“Eski evde kurutulmuş” kokan henüz giyilmemiş iki-üç tişört…

Bir valiz…

Gökyüzü ve birkaç bulut mu?

” Duygular, duygular, duygular. Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaktaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara. Hangi sonsuzluğa. Git.”

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü

yabancı bir evde serin bir yaz akşamı, Londra

Fotoğraf: Ömer Kanıpak

 

 

  

 

Share

Bugün Aklımdan Geçenler

İnsanları neden boyu, saç rengi, kilosu ile tasvir ediyoruz, bir başkasına tanıtırken neden sadece onun mesleğinden, mevkinden bahsediyoruz?

Mesela “Koca çınarların gölgesinde ama kendi başına yetişmiş bir kestane ağacı gibidir” ya da “En ufak rüzgârda çiçeklerini döküveren kırılgan erik ağacıdır” desek.

“Sessiz ve incecik bir çisenti bırakan gri dev bir yağmur bulutudur, konuştukça yağış da sağanağa döner” desek.

Ya da; “İlk söylenen Merhaba gibidir, sonrasında ne ile karşılaşacağını bilmesen de meraklı bir umut barındırır”

Neden yeni doğmuş bebeğin, annesine mi babasına mı benzediği meşgul eder günlerimizi, o her şeyden çok bir lavanta tarlasına, ilk sabahta ormana düşmüş bir çiğ tanesine, Bach Air’in ilk notasına benzerken.

Bir insan diğerine “Zeytin gözlüm” der de, “Zeytin Ağacım” diye neden sevemez? O zeytin ki, meyvesi, yağı, yaprağı yetmedi gövdesi, her yanından bereket fışkıran yüz yıllık mucize.

***
Eğer dünyaya birkaç kez daha gelme şansım olsaydı, önce bulut sonra da günebakan olmak isterdim.

Bundandır ki beni hiç anlatamazsan, Günebakandı diye anlat tanımayanlara. Ya da en azından ılık bir yaz ikindisi meltemi…

bir türlü gelmeyen bahar, İstanbul 

Farm garden with sunflowers by Gustav Klimt
Share

Gece ve Salon Dolabı Hayvanlarının Düşündürdükleri

Bu fotoğrafları, geçende dolabı toplarken çektim. Sol baştaki at Işıl’a hediye gidecekti bir yılbaşında, poşeti düşürdüm, arka ayağı kırıldı. İnek, tek boynuzu ile barışık, son dönemin modası “kusurları sevmek ” akımının baş temsilcisi gibi havalı dursa da, özensiz bir konuk elini çarptı, onun da iki ayağı kırık. Attan ödünç aldığı ayağı kullanıyor. Koyun sağlam…Ama o da koyun zaten. Yani, tek başınayken kusurları alenen görülse de yan yana iken bize oldukça sevimli gelen hayvancıklar bunlar.

Bence bu yaşlarda pek çoğumuz şu oyuncaklar gibiyiz artık. Sebepleri çeşitli de olsa hepimizin halihazırda birer kırığı, en azından birkaç yara beresi var. Hepsinin oldukça farkında, onlarla oldukça barışık ve saklamaksızın yaşamayı öğrendik. Benzerlerimizle biraz daha gruplaştık. Farkında olmasak da bir aradayken kimimiz bir diğerinin yarasına iyi geliyoruz, kimimiz başka kırıklardan kendimizdekine destek alıyoruz. Birbirini anlamak, biraz da birbirini tamir edebilmek demek.

Ya da, bir arada durmanın (çabalamanın-savaşmanın-paylaşmanın) yarattığı illüzyon, yıpratıcı kişisel kusursuzluk yolculuğundaki yol üstü dinlenme durakları, belki de.


yeni evde bahar gelirken, gece, Istanbul

Share

Görünmeyeni Seçenler ya da Dönüşü Muhteşem Olacaklara

Tek başına “hikayenin” varlığı bile kahramanı güzelleştirmeye yeter bi’ şeyken, kendi yazdığınız hikayede yahut başkalarının hikayelerinde baş kahraman olmak çok güzel. Sosyal medya sağ olsun, neredeyse her gün başka bir kahramanlık duyar olduk; burayı fethetmeler, oradan başarı ile dönmeler, şurada çok sevilmeler. Bir de görünmez kahramanlar var oysa, zaman zaman, kendi rızasıyla ya da zorunda kalarak görünürlüğü bırakanlar. Edilgin ya da çekilmiş değil de görünmez olmayı seçenler. Onların anlattıklarında, suratınıza suratınıza vurmadığı için hiç de dikkatinizi çekmeyen naif ayrıntılar var çünkü. Örneğin çoğunun cümlesi ben yerine biz diye başlıyor, dokunuşu biri baş kahraman olmak üzere en az iki kişiyi etkiliyor.

Share

Beklerken

Eski bir arkadaşım ‘yaratıcılık için öncelikle tok bir karin gerek’ derdi. Yasam boyu açlık sınırında-fakirlik içinde kıvranan buyuk sanatçıları düşününce, önermesinin pek doğru olduğu söylenemez. Ama yine de kendi lügatında ‘tok karnın’ rahat bir kafaya karşılık geldiğini varsayarak, söyleminde ufak bir haklılık payı olduğunu kabul edebiliriz sanırım. Neyse ki yaratıcılık hakkında çok daha derin ve doyurucu metinler var ve okuduklarım arasında benim en çok ilgimi çeken ve en çok inandığım ‘yaratıcı karşılaşma’ meselesi üzerine yazılanlar. (Yaratıcı karşılaşma, örneğin defterinize not aldığınız paragrafları allayıp pullayıp yazılarınıza yedirerek yazarcılık oynamaktan çok daha fazlası tabi :)) Neyse…

Tümünden bağımsız olarak, bana göre yaratma-üretme isteğinin özünde biraz da inanmak yatıyor; kendine, bir ideale, dünyaya, değişime ve senden çıkanla kendini ve dokunabildiğin üç beş kisiyi değiştirebileceğine inanmak…Güzel günler görmeyi umut etmek, sevdiğin ama seni bir türlü yeterince sevmeyen kadının gözüne girmeye çalışmak, en önemlisi ölümün koyduğu sınırı, yine ürettiğinin ölümsüzlüğü ile sınırsızlandırma çabası…İşte bundandır, bu aralar pek çok cümleyi yazıp yazıp silmem ya da metinleri taslak olarak bir yerlere kaydetmem. İnancın ve umudun soluk yüzünü tekrar göstermesini beklediğimden…

Share

Az

I.

“Bana az vermeyi öğretmemişler ki. “Yok” kavramını iyi bilirim de, varken vermemek hiç anlatılmadı. Sevmemeyi (hatta nefret etmeyi) anladığımda epey küçüktüm, ama az sevmeyi bilmem, bilemem. Çocukluğuma dair en erken hatırlayabildiğim hikaye, çok sevdiğim minik bir arı üzerinedir mesela.

Ufacıktım, camdan bir arı girmişti, ben onu çok sevmiştim, daha da çok sevebilmek için arıyı yakalamaya karar verdim, avucumun içine alıp onu sevgiyle sıkıştırmaya başladım, ben arıyı avucumda sıktıkça o beni soktu, arı beni soktukça ben avucumda onu daha da çok sıktım. Sonuç: Arım çok geçmeden aşırı doz sevgiden öldü, ben bir süreliğine elimi kullanamaz hale geldim.

Neyse ki en azından öldürmeden sevmeyi öğrenecek kadar büyüdüm. Ara ara avuçlarımın sızısından ağlayacak gibi olsam da evde kurulan sofralara dolapta-elde-evde var olanın tümünü masaya koymak, içten gelen şarkıyı, içten geldiği anda ve içten geldiği şekliyle ortalıkta sesli sesli mırıldanmak, akşamları eve dönüp günü olanca ayrıntısıyla ama mutlaka bir solukta anlatmak, yeni olana-bilgiye-bilgeye sonsuz heyecan ve merak duymak gibi, vazgeçilmez bir alışkanlık benim için “çok sevmek”. Az’ın çok olamadığı tek şey…” dedi kadın. Gülünce ortaya çıkan çizgilerini gizlemek için elini sağ yanağına götürürken…

bir gece, İstanbul

Share

Kusursuz Bir Plan Aranıyor

Açık konuşmam gerekirse, son yıllarda bu eve giren çıkan pek çok kadın oldu. Ben de bazılarının kucağına atlayıp sırnaşıklık yaptım, bazıları ile koyun koyuna uyudum, bazen tüm sevimliliğimi takınıp bir fotoğrafa poz verdim. Çünkü emindim, nasılsa çekip gideceklerdi. Nitekim geldikleri gibi gittiler de. Ama o kaldı.

Z. ile ilk karşılaşmamız Haziran ayında bir geceyarısı oldu. Osman onun için, “Gittiği yere kendinden önce gülüşünü ve o gülüşten yayılan sıcaklığı taşır” derdi. Neticede sıcak sevdiğim bir şeydi ancak benim için önce koku gelirdi ve bu kadın güzel kokuyordu. (Gülüşü mü? Umrumda değildi.) Aramızdakine ilk görüşte aşk denemese de hoşlanmıştım ondan. Bir an bile başıma bela olabileceğinden şüphelenmemiştim.

Osman çok mühim bir işi olmazsa evden pek çıkmaz, neredeyse tüm gün, rengi solup artık griye dönmüş siyah berjerin üstünde yaşardı. Oysa Z. ile tanıştıktan kısa bir süre sonra eve pek uğramaz oldu. Yalnız kalmak epey canımı sıksa da koltuğun tamamen bana kalması hoşuma gitmişti doğrusu. Zaten Osman artık evde iken de zamanını süslenmek ya da evi süslemek ile geçiriyordu. Bana gösterdiği ilgi gittikçe azaldı. Daha kötüsü eve Z. ile birlikte gelmeleriydi. O akşamlarda, bir görevi yerine getirircesine ruhsuz ve acelece oramı buramı mıncıklar ve kendi aralarında koyu bir sohbete dalarlardı. Mutfak, yemek, kanepe, çay, film derken bana da köşedeki sandalyede oturup olan biteni izlemek kalırdı. Geceleri ise yatak odası tamamen Z.nin kontrolüne verilir, çok geç olmadan kapanan kapı ne kadar yalvarsam, inlesem, ağlasam da sabaha kadar açılmazdı. Yavaş yavaş duruma sinir olmaya başlamıştım. Yine de Z.nin gözlerini kısıp, kasıtlı olarak incelttiği tuhaf sesiyle bana seslenmesi hala birazcık komiğime gidiyordu.

Evin her köşesinde Z.nin eşyaları ile karşılaşmaya başladığım an niyetini anladım ve hemen önlemler almaya koyuldum. Mesela ortaya bıraktığı ayakkabılarını önce orasından burasından iyice çekiştiriyor, yeterince zarar verdiğimden emin olunca da içlerine işiyordum. Lakin geç kalmıştım. Diş fırçasının sessiz sakin banyoda yerini almasıyla başlayan istila hızla yatak odasına yayılmış ve oradan da gökkuşağı rengi terliklerin salona yerleştirilmesi ile tüm evi kaplamıştı. Çok geçmeden Z. tamamen bizim eve taşındı. Durum yeterince kötüydü kötü olmasına da küçük odada beni fark etmeyip dalgınlıkla üstüme kapıyı kapatması bardağı taşıran son damla oldu. Dört günlük oda hapsi gözümü açmıştı. Artık iyi niyet göstermenin lüzumu yoktu. Savaş vakti gelmişti.

Neredeyse takıntı seviyesinde temizlik düşkünü olduğunu tespit ettiğimde, en bilindik silahıma sarıldım ve her bulduğum yere işemeye başladım. Sonra nokta atışlarına geçtim. İlk olarak pek sevdiği baykuşlu yastığı hedef aldım. O yıkıyordu ben işiyordum, o yıkıyordu ben bir daha işiyordum. Sonra gittiği ülkelerden alıp biriktirdiği oyuncaklara dadandım. Geceleri elime geçirebildiğimi ordan oraya fırlattım. Sağlam kalan oyuncakların camlı dolaba kaldırılmasıyla henüz başladığım kırma dökme atağı hızla geri püskürtülmüş oldu. Daha da ileri gitmek gerekti. Osman’ı dikkatle gözlüyor ve o evden çıkar çıkmaz halıya ya da koltuğa kusuyordum. Parkeye kusamazdım çünkü temizlemesi kolaydı. Z. elinde kocaman kolonyalı mendil paketi ve bir tomar kağıt havluyla peşimde koşarken sessizce ağlıyordu. Telefonda Osman’a “… sürekli kusuyor, çok endişeleniyorum, ne yapacağız” dediğini duydum. Fiziki eziyetin yanında verdiğim manevi eziyetten ziyadesiyle memnundum. Bana yaklaştıkça elini, kolunu, bacağını tırmaladım. Yeterince tırmalarsam ondan kurtulabileceğime emindim. Osman’ı yıllardır tırmaladığım halde yanımda ve sapasağlam ayakta olduğunu idrak edince bu saçma fikre inandığım için kendime kızdım. Geçirdiğim ameliyattan sonra -ki bu başka bir hikayenin konusu, onu da sonra anlatırım- halimi görünce, Z.nin yol boyunca ağlaması, ağrılarımla başa çıkmak için bana içten içe güç verdi. Her ne kadar narkozun etkisi ile duygusallaşmış ve ona birazcık acımış olsam da hiçbir uyuşturucu öfkeli benliğimi ele geçirecek kadar kuvvetli olamazdı, ancak düz yürümemi engelleyebilirdi.

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, eve gelen çocuklar da canımı çok sıkıyordu. Bu evde, kendimden başka, anlamsız sesler çıkarıp ordan oraya koşan, gürültücü, meraklı, oyunbaz bir tek varlığa dahi tahammülüm yoktu. Dahası bu orantısız mıncırma gücüne sahip çocuklar beni düpedüz kokutuyordu. Onlara bir kaplan gibi tıslayarak ve saklandığım kuytu köşeden asla çıkmayarak hadlerini bildirdim. Z. ise çocukları bu kadar sevmenin cezasını tabi ki sıkı bir işeme-kusma seansı ile çekti.

Uzun lafın kısası, tam altı aydır Z.den kurtulmanın yollarını arıyorum. Ne yaparsam yapayım onu pes ettiremeyeceğimi anladım. Yıkıldım ama yılmadım. Geriye tek bir seçenek kaldı: onu öldürmek. Günlerdir kusursuz cinayet planını arıyorum.

Bir kedi sahibinin sevgilisini nasıl öldürebilir ?

Acaba nasıl?

bir gece balkonda, İstanbul

 

 

Share

Sayıklamalar-I

 

Radyodan hiç şarkı tutmamış kendine ya da aşık olduğu kadınla ortak şarkısı olmamış insanlar var bu dünyada. Yağmura şemsiyesiz çıkmamış, ağzını açıp yağan karları yutmaya çalışmamış, mezun olduktan sonra neredeyse hiçbir eğitim almamış, mesleği ile ilgili bir etkinliğe katılmamış, hani uyduruk birkaç seminere dahi gitmemiş ve hatta doğru dürüst kitap bile okumamış insanlar var. Hiç aşk mektubu yazmamış. Aşık olmamış aslına bakarsanız matematik en çok orada çalışmış. Bir gün kafa tatili verip iş yerine karısıyla sabah uzun uzun sevişmeyi seçmemiş. İçip içip kimseye mesaj atmamış. Bach ile Mozart’ı ayırt edemez ama liseden beri takip etiği rock grubunun konserini tabi ki -Lounge’da viskisini yudumlayarak- izler.

Vatan, millet, Sakarya var ama gözünün önünde bir halk soykırıma uğrarken çıt yok. En iyi bildiği sınır Misak-ı Milli, onun da yok olduğundan haberi yok…

 sıradan bir İstanbul akşamı, Şubat sayıklaması

Share

Fasulyeler

Antalya’nın semt pazarları meşhurdur ve bu pazarlarda her şey oldukça taze ve ucuzdur. Neredeyse her gün farklı bir semtte kurulan semt pazarlarının en zor yanı, dolaşırken, pazar arabalarından ve teyzelerin arabalardan kalan yeri iyice dolduran koca popolarından kurtulabilmektir. Bu pazar arabaları, ergonominin ruhuna fatiha okutan fonksiyonsuzluğu ve sevimsizlik abidesi, kaba saba tasarımı sayesinde, bu güne kadar gördüğüm en manasız şey olabilir. Arabalar ve teyzeler sebebiyle pazara gidiş- geliş, tezgahlar arasında oyalanma süresi gibi stratejik kararları evde alıp plan yapmanız faydalı olacaktır.

Ortalama bir Türk emeklisi çiftin her hafta en az bir kez deneyimleyeceği pazar alışverişlerinde konuşulacak başlıklar; hangi domatesin hormonsuz olduğu, dondurucuya konmak için yüklü kiloda alınacak barbunya fasulyenin ucuzlayıp ucuzlamadığı, geçen hafta köy yumurtası diye getirdiği lakin içi yeterince sarı olmayan yumurtalar nedeniyle yumurtacıya atılacak fırça olarak sıralanabilir. Etkinlik programı ise aşağı yukarı : Açılış ( ki pazar arabasını açış da denebilir), pazar alanına giriş, pazarlık ve fırça, pazar yerinden ayrılış…şeklindedir.

Bundan 10-12 yıl kadar önce, bizim mahallenin pazarının kurulduğu bir gün, uzun bir iş seyahati ve dört saatlik araba yolculuğunun sonunda, Ege ile eve dönüyordum. Asansöre bizimle birlikte pazardan dönen bir çift de bindi ve sohbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Konu tabi ki fasulyelerdi. Onlar indikten sonra arkalarından sırıttım ve Ege’ye dönüp ‘Asla 40 yıl boyunca aynı adamla, hep aynı fasulyelerden bahseden bir kadın olmayacağım’ dedim. Küçücük çocuk, annemin saçma cümleleri başlığı altında kategorize ettiği ve artık olağan bulduğu sayıklamalardan bir yenisi karşısında, olgun bir kabulleniş ile gülümsedi. Bir elimde Ege’nin eli ve oyuncak robotu, diğer elimde onun kıyafetleri ve çantası ve ödevleri için istenen renkli kartonlar ve bavulum ve bir somun ekmek ve telefonum ve cüzdanım olduğu halde, asansörü burnumla iteleyerek açtım. Her zamanki gibi çantada uzunca aradıktan sonra bulabildiğim ev anahtarını çevirirken tekrar; ‘ Hayat bazı insanlar için fasulyelerin kılçıklarını düşünecek kadar basit ‘ dedim. ‘ Ay ne zayıflık, ne dertsizlik! ‘

Geçen yaz, bir pazartesi akşamüstü Göztepe pazarını geziyordum. Tek tük rastladığım pazar arabaları, şimdi biraz olsun değişmiş, çağa uyum sağlamış. Birden aklıma o geçmiş akşamüstleri geldi. Yaklaşık 20 yıldır elimin, kolumun, omzumun ve kafamın içinin; çantalar, kartonlar, kıyafetler, oyuncaklar, işte yazılan raporlar ve onun evde çekilen stresi, kira kontratları, fatura çıktıları, doktor kapıları, sınav sonuçları, maaş bordroları, yürek çırpıntıları, hayal kırıkları… ile dolu – yüklü olduğunu fark ettim ve bugüne kadar o kılçıklı fasulyeler dışında her şeyi dert ettiğimi…O an şiddetle; akşam yemeğinde, şarap eşliğinde, makarna sosu için aldığımız domatesin pazardaki en iyi domates olduğu üstüne uzun uzun tartışmayı arzuladığımı hissettim.

Ege’ye ‘Artık fasulyelerden daha çok bahsetmeyi istiyorum’ demek için döndüm, birden yalnız olduğumu hatırladım. Bir de hem onun hem benim artık yeterince büyüdüğümüzü…

 

kalin-telli-pazar-arabasi-48-25-B

bir kış akşamüstü, İstanbul 

Share

Günlük Ağacı

 

Anadolu sığla ağacı (Liquidambar orientalis), Altingiaceae familyasından dünyada yalnızca Türkiye’de Fethiye ve Muğla civarında yetişen, 20 metreye kadar boylanabilen, görünüş olarak çınara benzeyen, uzun ömürlü bir ağaçtır.  Biz ona ‘Günlük Ağacı’ deriz.

Ben ağaçları çok önemserim. Gördüğüm her ağaca mümkünse dokunur, meyvelerini inceler, yapraklarından hangi ağaç olduğunu tahmin etmeye çalışırım. Ağaç kesmenin insana zarar vermekten pek farklı olmadığını düşünürüm mesela, cezası da insan öldüreninki kadar ağır olmalı. Hatta geçenlerde şöyle bir karara vardık: Bir varlığa tapmamız zorunlu olacak ise, kuşkusuz o bir ağaç olmalıdır. (400 milyar  ağaçtan birini seçebilirsiniz, türde zorlama yok.)

Ağaçları severim, onlara sarılırım, kalplerini dinlerim. Bir tek günlük ağacından korkarım. Görüntüsü ile yirmili yaşlarımda, Antalya – Fethiye yolculuklarında, kokusu ile ise çocukluğumun yaz akşamlarında tanıştığım günlük ağacından…

Küçükken yaz tatillerini geçirdiğim kasaba, Temmuz aylarında bunaltıcı havası ile Akdeniz ikliminin hakkını verirdi. “Yazları çok sıcak ve kurak.” Bazı akşamüstleri, kaldığım mahalleye tuhaf bir tütsü kokusu yayılırdı. Bu şekerli, odunumsu ve buruk kokuyu o zamanlar çok severdim.

Kaldığım ev sokağın hemen başında, tek katlı, beyaz kireç boyalı, küçük bahçeli ve oldukça bakımsız bir evdi. Üstünkörü yapılmış sıvası yer yer kabarır, denizliklerin altında uzanan yosunlar son kış sağanaklarının izini taşırdı.  Kapılar ve pencereler, acemice kümes telleri ile çerçevelemişti. Teller bizi, sıcak geceleri iyice kabusa çeviren sineklerden ve  ayrıca içinde akrebin de yer aldığı istenmeyen ziyaretçi böceklerden korurdu.Yaz tatilleri, bayramlar, rakılı aile ziyafetleri için toplanılan bu ev, genç bir kadının ölü bedenini ağırladı bahçesinde o yaz .

Bu sefer bizim bahçeden yayılan kokunun, yakılan günlük ağacı kabuklarından geldiğini ve günlük kabuklarının ölülerin ardından yakıldığını, işte o yaz, o akşamüstü, öğrendim. Küçüklüğüm o buhurda bitti, büyüdüm.

Dinlere, peygamberlere, kadere, mistik meselelere, ilahi adalete, kitaplara inanmam ben. Aklım erdiğinden beri böyle, iyiler öldü, kötüler kötülüğü ile kaldı hep. Gözümle tanık olduğum ne bir ‘keser döner sap döner‘ hikayesi, ne de adalet telakkisi yoktur. Sevgiye inanırım, dünyayı güzelliğin kurtaracağına, çocuklara, yıldızlara, kuşlara, doğaya, ağaçlara…Bir de rüyalara inanıyorum, on dokuz yıldır. İşte o anlattığım yazdan pek çok yaz  sonra, bir rüya gördüm çünkü. Sıcak bir yaz günü, bebeğine kendi canını verip gitmişti ablam. Şimdi ise karşımdaydı ve bana bir oğlan bebek uzatıyordu. Bembeyaz bir bebek! Birden burnuma günlük kokusu geldi, uyandım. Beş aylık hamileydim, doktor bebeğimin cinsiyetini doğuma kadar söylememekte kararlı idi. Ben de hiç merak etmedim. Ocak’ta oğlum doğdu. Bembeyaz bir bebek! 

Adını Ege koydum…

            bir kış akşamı, İstanbul 

 

Share