Alışmak

Saclarimin dalgasına alisiyorum burada, musluktan akan suyu icmeye, her gün postacının getirdiği zarfa, çöp günü Çarşambalara, köşeyi dönünce karşıma çıkan uçsuz bucaksız yeşile. Sabahları kuş sesi duyduğumda, en çok Kadıköy’deki kuşlar aklıma geliyor. Onca insana, toz toprağa, gürültüye pabuç bırakmadan, boyun eğmeden ille de öten kuşlara, bir de büyüyüp büyüyüp tam göğe ulaşacakken uzanıp da karşı çınarla kol kola olmayı seçme zevkini ellerinden aldığımız çınarlara üzülüyorum. Bazı coğrafyalarda hayvanlar ve bitkiler daha özgür. Alışıyorum.

güz, Londra 

Highgate Cemetery

Share

Ev

Okumaya 5 yaşımın bitimine tam 28 gün kala, bir yılbaşı gecesinde başladım. Daha doğrusu, okuyor olduğumu yakın çevreme o gece duyurdum. Kitap “Bu bir kümes. Tavuğun evi kümestir” diye oldukça komik başlayıp, “Herkesin bir evi vardır. Ama Filistinlilerin evi yoktur.” diye ağır iki cümle ile bitiyordu. Son cümleye geldiğimde masadakiler duygulanmış ve şaşırmış, Rıfat Amcam -tabi ki- çoktan ağlamaya başlamıştı. Babam ve abim sakince gülümsüyordu. Annem muhtemelen mutfakta bir şeyler hazırlamakta olduğundan, cümlenin sonuna yetişti. O sırada ben, başardığım şeyin oldukça normal olduğunu düşünmekteydim ve yaptığımın bu kadar takdir edilmesine anlam veremedim. Hatta azıcık utandım.

Okuduğum ilk kitap, içeriğinin yanında, pek çok yönden yaşamıma damgasını vurdu. Örneğin, tüm yaşamım boyunca, tıpkı o gece gibi, zor olanı başarmayı olağan buldum ve övgü almaktan nefret ettim. Oysa, kitabı bitirince afili bir selam verip üstüne bolca alkış almadan ‘sahneyi’ terk etmeseydim, sonrasında yaptığını abartmanın başarmaktan daha önemli olduğu günümüz dünyasına kolayca uyum sağlayabilirdim. Belki hiç acele etmeyip tıpkı Ege gibi ancak birinci sınıfın sonlarına doğru okumayı sökmeliydim, Behrengi kitapları yerine Ayşegül serisinden minnoş kitaplar seçmeliydim. Hatta okulu her sene ilk üç sırada bitiren ve ödüllendirilmeyi aklından bile geçirmeyen Özlem değil de bütünlemeye kalmadığı tek dönemde başarısına karşılık babasına bisiklet aldıran lise arkadaşım Begüm olmalıydım. Olamadım…Treni o gece kaçırdım.

Uzun zamandır -yani beş yaşımdan beri- evler hakkında düşünmeye devam ediyorum. Herkesin barınma hakkına sahip olduğunu, herkesin bir evi olması gerektiğini öğrendiğimde küçücüktüm. Biraz büyüyünce, her yıl hatrımızı soran ev sahiplerimizden, aslında herkesin evi olamadığını, bazılarımızın o evlerde kiracı olduğunu öğrendim. Zamanla evin dört duvardan daha fazlası olduğunu anlayıp, ait olduğumu hissedebileceğim bir yer-yurt-ev aradım kendime. Yeterince büyüyünce hiçbir yerin evim olamayacağını kabullendim. Ege ile birlikteyken o neredeyse ev de orası oldu bana. “İnsan nasıl insan oldu” kitabında “Evlerin tarihini yazsaydık, mağaradan başlamamız gerekirdi. Doğa yapısı olan bu evi, insan hazır olarak bulmuştu” diye okumuştum. Yani, Neolitik çağda yaşıyor olsaydım, duvarlarına hayvan resimleri çizdiğim bir mağara evim olacaktı. Göçebe olsam kara kıldan bir çadır, haremde belki mermer tabanlı bir oda. Balkonlu-balkonsuz, aydınlık-karanlık, ortalama İstanbul’da yüz, Londra’da kırk beş metrekare olan evler, bazen bizi besleyip iyileştiren faydalı birer koza, zaman zaman da hapsolup kaldığımız tabutlarımız.

“Herkesin bir evi vardır.”

Benim evim; kafamı çarpmayayım diye Ömer’in dörtte biri özenle oyarak rafın sivri köşesine yapıştırdığı küçük şarap mantarı, yemek yaparken mutfağın kapısında yalanarak beni bekleyen Püskül’ün pürtüklü dili, Ege’nin henüz uyanamamış sağ gözüdür.

Hepsini kilometrelerce geride bıraktığıma göre, sahi şimdi benim evim neresi?

“Eski evde kurutulmuş” kokan henüz giyilmemiş iki-üç tişört…

Bir valiz…

Gökyüzü ve birkaç bulut mu?

” Duygular, duygular, duygular. Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaktaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara. Hangi sonsuzluğa. Git.”

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü

yabancı bir evde serin bir yaz akşamı, Londra

Fotoğraf: Ömer Kanıpak

 

 

  

 

Share

Fırfır

Babam revire çıkıyor!

O dönem Mamak’ta kalanların yakınları için “revire cıkmak” sevinçle karşılanan bir haber. Senin lehine hiçbir şey kurala bağlanmış değil, garantisi yok. Beklersen belki revir arabasına binmene izin verebilirler, babanın elini tutabilirsin, göğsüne kafanı yaslarsın. Bu ihtimal için gece Antalya’dan otobuse biner sabah Ankara’da olursun. Şansın varsa babanın kucağına oturabilmek demektir onunla revir arabasında olmak.

Babam revire çıkıyor! Sonunda bir yıla yakındır görmediğim babamın kucağına oturmuşum. Üstüme ilk kez Rıfat Amcamın düğününde giydiğim kat kat fırfırlı elbisemi giymişim. Elbisenin minik mavi çiçeklerinin aksine; basık, karanlık, havasız bir arabada yol alıyoruz. Bir elimle fırfırların ucundaki danteli oynuyorum. Mutluyum. Sonrası boşluk.

Yıllar sonra bir terapist “Çocukluğunuzdan akliniza gelen ilk şey” dediğinde, “Aklıma gelen ilk şey mavi elbisemin çiçekleri ve kelepçe” diyorum. “Babamın kucağına oturmuşum, ustumde firfirli elbisem var, bir elimle fırfırların ucundaki danteli oynuyorum. Öbür elime değen kelepçe, soğuk”

Ona neden küçücükken Serap Ablamla oynarken birden havuza düştüğümden ve boğulmaktan son anda kurtulduğumdan bahsetmediğimi bugün bile anlayamıyorum.

Artık derin yaraların onları yok sayarak iyileştirilemediğini, insanın onlarla yaşamayı öğrendiğini biliyorum. Parklarda cocuklarin gözlerinde; o günkü  aklıyla en güzel elbisesini giyerek babasına mutluluğunu göstermeye çalışan minik kızı arıyorum. Yanına gidebilsem şimdi…Yanağını hafifçe okşayıp “Yüzünü dökme küçük kız, her şey onların suçu” diyebilsem keşke… Omzumdan bir yük daha kalksa…

sıcak bir yaz günü, Londra

Fotoğraf: Ömer Kanıpak
Share

Gece ve Salon Dolabı Hayvanlarının Düşündürdükleri

Bu fotoğrafları, geçende dolabı toplarken çektim. Sol baştaki at Işıl’a hediye gidecekti bir yılbaşında, poşeti düşürdüm, arka ayağı kırıldı. İnek, tek boynuzu ile barışık, son dönemin modası “kusurları sevmek ” akımının baş temsilcisi gibi havalı dursa da, özensiz bir konuk elini çarptı, onun da iki ayağı kırık. Attan ödünç aldığı ayağı kullanıyor. Koyun sağlam…Ama o da koyun zaten. Yani, tek başınayken kusurları alenen görülse de yan yana iken bize oldukça sevimli gelen hayvancıklar bunlar.

Bence bu yaşlarda pek çoğumuz şu oyuncaklar gibiyiz artık. Sebepleri çeşitli de olsa hepimizin halihazırda birer kırığı, en azından birkaç yara beresi var. Hepsinin oldukça farkında, onlarla oldukça barışık ve saklamaksızın yaşamayı öğrendik. Benzerlerimizle biraz daha gruplaştık. Farkında olmasak da bir aradayken kimimiz bir diğerinin yarasına iyi geliyoruz, kimimiz başka kırıklardan kendimizdekine destek alıyoruz. Birbirini anlamak, biraz da birbirini tamir edebilmek demek.

Ya da, bir arada durmanın (çabalamanın-savaşmanın-paylaşmanın) yarattığı illüzyon, yıpratıcı kişisel kusursuzluk yolculuğundaki yol üstü dinlenme durakları, belki de.


yeni evde bahar gelirken, gece, Istanbul

Share

Yeni Bir Yıla Hazırlanırken

Büyüdük mü neden bilmem ama sevinçle yenisini beklediğimiz yıl sonları, bende bir süredir yerini “şu yıl bir an önce bitse” duygusuna bıraktı. 2016 yılı da beklediğimden daha sıkı bir performansla yaşadığımız en ağır yıl olarak “bitse de gitsek” yılları arasına yerleşti. Yıl biterken, benim gibi her geceyi, o gün olanlardan başlayıp haftayı, ayı, yılı ve en sonunda tüm hayatını gözden geçirerek bitirenler bile, farkında olmadan yılın muhasebesini yapmaya başladı.

Benim bu yılı düşünürken aklıma, görüntüsünü ekrandan izlemeye bile dayanamadığım tırtıllar geldi. O tiksindiğim tüylü yaratıkların nasıl da zarif kelebekçiklere dönüştüğünü ve o kelebekleri de ne kadar çok sevdiğimi düşündüm. O nedenle bu yılın kapanışını “kötü”lerle yapmak istedim.

Öncelikle, hayatımıza girenler, biraz kalanlar. Ardından çıkanlar. Bizi üzenler, üzdüklerimiz. Bazı adamlar ve bilhassa bazı kadınlar… Sonra “İş yapmaktan hiç yorulmadım, insanlarla uğraşmaktan yoruldum” klişesini bana da söylettiren “üst düzey” kötülerle dolu ve “çoğunlukla benim haklı olduğum ama hep sizin kazandığınız” iş hayatı… Ardından her grubun bir alt grubu, o alt grubun da başka birkaç alt grupları olduğu oysa ki ortalıkta sadece “çok güzel çıkan burju”ların dolaştığı sosyal medya. Herkesin herkesi herkesle mutlaka bir yerlerde çekiştirdiği ve yine de herkesle çok iyi geçindiği sanal alem, belki de gerçek hayatın ta kendisi… Son olarak, iyice çirkinleşmiş ve gayet doğal olarak yalnız kalmış ülkem. Yıllarca vermek zorunda kaldığım mücadeleleri geçtim, bizi her sabah birbirimizden ayrılırken, bu belki de son görüşmemizdir kaygısı ile birbirimize sıkı sıkı sarılmaya alıştıran cehennem…

Hepinize çok teşekkürler. Nesli tükenmekte olan biz dürüstgiller familyasına haddimizi iyi bildirdiniz. Bir yandan bizi bu kadar yaralarken, bir yandan daha doğru düzgün plan yapmayı bilmeyen bizim gibilere, B ve hatta C planı yapmayı öğrettiniz.

Velhasıl; olmasaydınız keşke ya, oldunuz. Belki de; siz olmasaydınız biz de bu kadar şimdiki biz olmayacaktık. Gerçekten sağ olun “canımslar!”

Kötü haber! Size rağmen biz, 2017’de de minicik iyilikleri aramaya, onlara odaklanmaya ve onlara tutunmaya devam edeceğiz. Dışarıdan bakınca, gözlerini kısmış, oraya buraya koşuşturan, gözlüksüz ama ileri derece miyopi ahmaklar gibi görünsek de içinde olduğumuz dipsiz karanlıktan çıkmayı başarana kadar aranmaya devam…

Share

Ölüm Varsa Bu Dünyada Zulüm Var

-içimden geçenlerin kısa özeti, devamı gelecek-

Gazetelerin hala okunur olduğu ve Pazar kahvaltılarında keyif çayının yanında olanca tembelliğiyle yerini aldığı yıllarda, en çok dikkatimi vererek okuduğum bölüm, ölüm ilanlarıydı. İlanları okurken, o insanların nasıl bir hayat yaşamış olduklarını tahmin etmeye çalışır, öyküler kurardım kafamda. Hepsi bitince, sıra bana gelir, başka başka kişilerin, kurumların ve tanıdıkların ağzından kendi ölüm ilanımı yazardım. O zaman kafamda kurduklarımı bir yerlere not etmediğim için şimdilerde pişmanım. Geçende bu eksende bir öykü yazmak aklıma düştü, araştırırken gördüm ki artık gazete ya da belediyelerin sayfalarından online ilanlar yayınlanır olmuş. Çoğu soğuk  birer ad-soyad ve yer bilgisinden ibaret…

Kötü adamların neredeyse her gün gencecik çocukları katledip ölümü giderek normalleştirdiği bu coğrafyaya rağmen, ben uzun süredir ölüm fikrine alışmaya çalışıyorum. Olmuyor. Geçen hafta, hiç yazamasa en azından her doğum günümde “Sen hep mutlu ol Özlemim” diye mesaj atan eski dostum Hikomu kaybettiğimden beri, yaşamda her şeyin geçici ve dolayısı ile her çabanın da gereksiz olduğu düşüncesi zihnimde içinden çıkılamaz bir hal aldı. Yaşamımda belki de ilk kez sevdiklerimi kaybetme kaygısının yanında ölümlü halimin çaresizliği ile de baş etmeye çabalıyorum.

-Benden geriye kalanlara ne olacak peki? Eşyalar tamam da duştan çıkıverdiğinde burna çarpan sabun kokusu, isli çayın dilini yakan ilk yudumu, sarhoş kahkahalar, gülmekten çizgi olmuş gözler, yanağına değen soğuk kırmızı burun, film izlerken akan bir damla gözyaşının tuzlu tadı, bedenin koltukta bıraktığı iz, sağ yanaktaki gamzenin hikayesi…nereye gidecek? Bunca yazmalar, okumalar, bilmeler, bilememe sancıları ne olacak?-

İnsanın kendi ardından verilen ölüm ilanlarını okuyamaması, kendi cenaze törenine katılamaması ne büyük haksızlık! Bunları yapabilsek belki de yüzleşmek daha kolay olacak ölüm ile, ölümlülüğümüz ile. En az ilanlar kadar kafamı meşgul eden diğer şeyi, kendi cenaze törenimi düşündüğümde, arka sıralarda fazlaca alıngan olduğumdan dem vuranları, hala Ekmeleddin’e oy vermediğim için söylenenleri, inançsızlığıma vahh’layanları, şiir sevmemi ya da hemen ağlayıvermemi ti’ye alanları duyar gibi oluyorum. Hepsinden öte hikayenin sonuna gelindiğinde arkamdan sadece “İyi kalpliydi” dedirtebilmeyi umut ediyorum. “İyi insandı be!”

Yazanın notu : Artık hiçbiriniz benden önce gitmeyin lütfen! Söz mü?

evimizin ilk sonbaharı, akşam, İstanbul

Share

Yaşamak, Biriktirmek, Paylaşmak

Sanırım hayata geliş amacım biriktirmek. Çocukluğumda peçete, pul, sakız kağıdı ile başlayan, konser, sinema, uçak biletlerine evrilen “biriktiricilik” hikayem, artık anı biriktirmek çizgisinde sürüyor. Yaşamda her türlü ilişkinin, biriktirmek üzerine kurulu olduğunu düşünüyorum. Yaptığımız işler, kurduğumuz dostluklar, sevgilimizle ilişkimiz. Her biri için, elimizde, beynimizde, kalbimizde taşıdığımız görünmez karaflarımız var. Yaşadığımız her ‘an’ı biriktire biriktire dolduruyoruz ‘anı’ kaplarımızı.

Hayatım boyunca kendimi – herhangi bir kişiye, bir eve, bir mahalleye, bir ülkeye ve toptan bu dünyaya- ait hissedemedim. Sanırım biriktiriciliğimin nedenlerinden biri aidiyet duygusu geliştirme çabası. Ne kadar yararlı oldu bilemem. Hala neden bu kadar anı toplama meraklısı olduğumun net ya da bir tek cevabı yok.

Bir insan neden biriktirir? Hangi insanlar – anlar – anılar bir kutuda, bir karafta yıllarca saklanma mertebesine ulaşabilir? Hangileri gözünü bile kırpmadan bir ayakkabı kutusunda çöpe atılmaya mahkum? Üst üste, yan yana, pek çok şişe, pek çok kutu mu; daha az, daha geniş kaplarda, daha kıvamlı kavlar mı biriktirmeli ? Bazı cevaplar çok can yakıcı olduğu için mi yalnızca kendi kendine sorulur mesela? Belki de bu sorular için yağmur fazla güzel yağıyor ve ben  çok fazla hüzünlüyüm.

Biriktirmeler ve ardından kendime ve aslında çevremde gördüğüm biriktiricilere ama yine kendime sorduğum sorular sürüp gidecek belli ki. Ancak bu arada ben artık raflarımı da düzenledim. Eskimiş, gereksiz, bir yerlere kaldırılmış klasörlerden de geri dönüşüm kutusunu tamamen boşalt komutuyla kurtulalı çok oldu. İçine bu vakte kadar biriktirdiklerimi de boca ettiğim kocaman bir fıçıyı, elimi avucunda sıkı sıkıya tutan ‘o’ elle birlikte çokça doldurmak niyetindeyim şimdi. Çakıl taşlarından, kuru yaprakların kokusundan, göğe bakma durağındaki maviliğe, omzumda uyuklanan bir sanat filmi biletinden, arkadaşlarımızla içtiğimiz leziz şarap etiketlerine biriktirecek de epey malzeme var önümde.

Son söz, herkese dolup taşan karaflar ve soluklanıp sakinleyebileceği hatta benim gibi gönüllü olarak ıssızlığından vazgeçtiği – ve belki de ilk kez oralı hissettiği – 0,0096 m2 bir alan dilerim. (ki siz ona sevdiceğin kalbi  diyorsunuz ve yumruğu büyüklüğünde olduğuna inanıyorsunuz)

 

Rüya, bütün çektiğimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram…
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.

Ahmed Arif

* şiir sadece içimden geldi

                                                                            yağmurlu bir akşam, İstanbul 

 

Share