Gece ve Salon Dolabı Hayvanlarının Düşündürdükleri

Bu fotoğrafları, geçende dolabı toplarken çektim. Sol baştaki at Işıl’a hediye gidecekti bir yılbaşında, poşeti düşürdüm, arka ayağı kırıldı. İnek, tek boynuzu ile barışık, son dönemin modası “kusurları sevmek ” akımının baş temsilcisi gibi havalı dursa da, özensiz bir konuk elini çarptı, onun da iki ayağı kırık. Attan ödünç aldığı ayağı kullanıyor. Koyun sağlam…Ama o da koyun zaten. Yani, tek başınayken kusurları alenen görülse de yan yana iken bize oldukça sevimli gelen hayvancıklar bunlar.

Bence bu yaşlarda pek çoğumuz şu oyuncaklar gibiyiz artık. Sebepleri çeşitli de olsa hepimizin halihazırda birer kırığı, en azından birkaç yara beresi var. Hepsinin oldukça farkında, onlarla oldukça barışık ve saklamaksızın yaşamayı öğrendik. Benzerlerimizle biraz daha gruplaştık. Farkında olmasak da bir aradayken kimimiz bir diğerinin yarasına iyi geliyoruz, kimimiz başka kırıklardan kendimizdekine destek alıyoruz. Birbirini anlamak, biraz da birbirini tamir edebilmek demek.

Ya da, bir arada durmanın (çabalamanın-savaşmanın-paylaşmanın) yarattığı illüzyon, yıpratıcı kişisel kusursuzluk yolculuğundaki yol üstü dinlenme durakları, belki de.


yeni evde bahar gelirken, gece, Istanbul

Share

Yeni Bir Yıla Hazırlanırken

Büyüdük mü neden bilmem ama sevinçle yenisini beklediğimiz yıl sonları, bende bir süredir yerini “şu yıl bir an önce bitse” duygusuna bıraktı. 2016 yılı da beklediğimden daha sıkı bir performansla yaşadığımız en ağır yıl olarak “bitse de gitsek” yılları arasına yerleşti. Yıl biterken, benim gibi her geceyi, o gün olanlardan başlayıp haftayı, ayı, yılı ve en sonunda tüm hayatını gözden geçirerek bitirenler bile, farkında olmadan yılın muhasebesini yapmaya başladı.

Benim bu yılı düşünürken aklıma, görüntüsünü ekrandan izlemeye bile dayanamadığım tırtıllar geldi. O tiksindiğim tüylü yaratıkların nasıl da zarif kelebekçiklere dönüştüğünü ve o kelebekleri de ne kadar çok sevdiğimi düşündüm. O nedenle bu yılın kapanışını “kötü”lerle yapmak istedim.

Öncelikle, hayatımıza girenler, biraz kalanlar. Ardından çıkanlar. Bizi üzenler, üzdüklerimiz. Bazı adamlar ve bilhassa bazı kadınlar… Sonra “İş yapmaktan hiç yorulmadım, insanlarla uğraşmaktan yoruldum” klişesini bana da söylettiren “üst düzey” kötülerle dolu ve “çoğunlukla benim haklı olduğum ama hep sizin kazandığınız” iş hayatı… Ardından her grubun bir alt grubu, o alt grubun da başka birkaç alt grupları olduğu oysa ki ortalıkta sadece “çok güzel çıkan burju”ların dolaştığı sosyal medya. Herkesin herkesi herkesle mutlaka bir yerlerde çekiştirdiği ve yine de herkesle çok iyi geçindiği sanal alem, belki de gerçek hayatın ta kendisi… Son olarak, iyice çirkinleşmiş ve gayet doğal olarak yalnız kalmış ülkem. Yıllarca vermek zorunda kaldığım mücadeleleri geçtim, bizi her sabah birbirimizden ayrılırken, bu belki de son görüşmemizdir kaygısı ile birbirimize sıkı sıkı sarılmaya alıştıran cehennem…

Hepinize çok teşekkürler. Nesli tükenmekte olan biz dürüstgiller familyasına haddimizi iyi bildirdiniz. Bir yandan bizi bu kadar yaralarken, bir yandan daha doğru düzgün plan yapmayı bilmeyen bizim gibilere, B ve hatta C planı yapmayı öğrettiniz.

Velhasıl; olmasaydınız keşke ya, oldunuz. Belki de; siz olmasaydınız biz de bu kadar şimdiki biz olmayacaktık. Gerçekten sağ olun “canımslar!”

Kötü haber! Size rağmen biz, 2017’de de minicik iyilikleri aramaya, onlara odaklanmaya ve onlara tutunmaya devam edeceğiz. Dışarıdan bakınca, gözlerini kısmış, oraya buraya koşuşturan, gözlüksüz ama ileri derece miyopi ahmaklar gibi görünsek de içinde olduğumuz dipsiz karanlıktan çıkmayı başarana kadar aranmaya devam…

Share

Ölüm Varsa Bu Dünyada Zulüm Var

-içimden geçenlerin kısa özeti, devamı gelecek-

Gazetelerin hala okunur olduğu ve Pazar kahvaltılarında keyif çayının yanında olanca tembelliğiyle yerini aldığı yıllarda, en çok dikkatimi vererek okuduğum bölüm, ölüm ilanlarıydı. İlanları okurken, o insanların nasıl bir hayat yaşamış olduklarını tahmin etmeye çalışır, öyküler kurardım kafamda. Hepsi bitince, sıra bana gelir, başka başka kişilerin, kurumların ve tanıdıkların ağzından kendi ölüm ilanımı yazardım. O zaman kafamda kurduklarımı bir yerlere not etmediğim için şimdilerde pişmanım. Geçende bu eksende bir öykü yazmak aklıma düştü, araştırırken gördüm ki artık gazete ya da belediyelerin sayfalarından online ilanlar yayınlanır olmuş. Çoğu soğuk  birer ad-soyad ve yer bilgisinden ibaret…

Kötü adamların neredeyse her gün gencecik çocukları katledip ölümü giderek normalleştirdiği bu coğrafyaya rağmen, ben uzun süredir ölüm fikrine alışmaya çalışıyorum. Olmuyor. Geçen hafta, hiç yazamasa en azından her doğum günümde “Sen hep mutlu ol Özlemim” diye mesaj atan eski dostum Hikomu kaybettiğimden beri, yaşamda her şeyin geçici ve dolayısı ile her çabanın da gereksiz olduğu düşüncesi zihnimde içinden çıkılamaz bir hal aldı. Yaşamımda belki de ilk kez sevdiklerimi kaybetme kaygısının yanında ölümlü halimin çaresizliği ile de baş etmeye çabalıyorum.

-Benden geriye kalanlara ne olacak peki? Eşyalar tamam da duştan çıkıverdiğinde burna çarpan sabun kokusu, isli çayın dilini yakan ilk yudumu, sarhoş kahkahalar, gülmekten çizgi olmuş gözler, yanağına değen soğuk kırmızı burun, film izlerken akan bir damla gözyaşının tuzlu tadı, bedenin koltukta bıraktığı iz, sağ yanaktaki gamzenin hikayesi…nereye gidecek? Bunca yazmalar, okumalar, bilmeler, bilememe sancıları ne olacak?-

İnsanın kendi ardından verilen ölüm ilanlarını okuyamaması, kendi cenaze törenine katılamaması ne büyük haksızlık! Bunları yapabilsek belki de yüzleşmek daha kolay olacak ölüm ile, ölümlülüğümüz ile. En az ilanlar kadar kafamı meşgul eden diğer şeyi, kendi cenaze törenimi düşündüğümde, arka sıralarda fazlaca alıngan olduğumdan dem vuranları, hala Ekmeleddin’e oy vermediğim için söylenenleri, inançsızlığıma vahh’layanları, şiir sevmemi ya da hemen ağlayıvermemi ti’ye alanları duyar gibi oluyorum. Hepsinden öte hikayenin sonuna gelindiğinde arkamdan sadece “İyi kalpliydi” dedirtebilmeyi umut ediyorum. “İyi insandı be!”

Yazanın notu : Artık hiçbiriniz benden önce gitmeyin lütfen! Söz mü?

evimizin ilk sonbaharı, akşam, İstanbul

Share

Yaşamak, Biriktirmek, Paylaşmak

Sanırım hayata geliş amacım biriktirmek. Çocukluğumda peçete, pul, sakız kağıdı ile başlayan, konser, sinema, uçak biletlerine evrilen “biriktiricilik” hikayem, artık anı biriktirmek çizgisinde sürüyor. Yaşamda her türlü ilişkinin, biriktirmek üzerine kurulu olduğunu düşünüyorum. Yaptığımız işler, kurduğumuz dostluklar, sevgilimizle ilişkimiz. Her biri için, elimizde, beynimizde, kalbimizde taşıdığımız görünmez karaflarımız var. Yaşadığımız her ‘an’ı biriktire biriktire dolduruyoruz ‘anı’ kaplarımızı.

Hayatım boyunca kendimi – herhangi bir kişiye, bir eve, bir mahalleye, bir ülkeye ve toptan bu dünyaya- ait hissedemedim. Sanırım biriktiriciliğimin nedenlerinden biri aidiyet duygusu geliştirme çabası. Ne kadar yararlı oldu bilemem. Hala neden bu kadar anı toplama meraklısı olduğumun net ya da bir tek cevabı yok.

Bir insan neden biriktirir? Hangi insanlar – anlar – anılar bir kutuda, bir karafta yıllarca saklanma mertebesine ulaşabilir? Hangileri gözünü bile kırpmadan bir ayakkabı kutusunda çöpe atılmaya mahkum? Üst üste, yan yana, pek çok şişe, pek çok kutu mu; daha az, daha geniş kaplarda, daha kıvamlı kavlar mı biriktirmeli ? Bazı cevaplar çok can yakıcı olduğu için mi yalnızca kendi kendine sorulur mesela? Belki de bu sorular için yağmur fazla güzel yağıyor ve ben  çok fazla hüzünlüyüm.

Biriktirmeler ve ardından kendime ve aslında çevremde gördüğüm biriktiricilere ama yine kendime sorduğum sorular sürüp gidecek belli ki. Ancak bu arada ben artık raflarımı da düzenledim. Eskimiş, gereksiz, bir yerlere kaldırılmış klasörlerden de geri dönüşüm kutusunu tamamen boşalt komutuyla kurtulalı çok oldu. İçine bu vakte kadar biriktirdiklerimi de boca ettiğim kocaman bir fıçıyı, elimi avucunda sıkı sıkıya tutan ‘o’ elle birlikte çokça doldurmak niyetindeyim şimdi. Çakıl taşlarından, kuru yaprakların kokusundan, göğe bakma durağındaki maviliğe, omzumda uyuklanan bir sanat filmi biletinden, arkadaşlarımızla içtiğimiz leziz şarap etiketlerine biriktirecek de epey malzeme var önümde.

Son söz, herkese dolup taşan karaflar ve soluklanıp sakinleyebileceği hatta benim gibi gönüllü olarak ıssızlığından vazgeçtiği – ve belki de ilk kez oralı hissettiği – 0,0096 m2 bir alan dilerim. (ki siz ona sevdiceğin kalbi  diyorsunuz ve yumruğu büyüklüğünde olduğuna inanıyorsunuz)

 

Rüya, bütün çektiğimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram…
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.

Ahmed Arif

* şiir sadece içimden geldi

                                                                            yağmurlu bir akşam, İstanbul 

 

Share