Muzlu Pasta

Karşı apartmanda annemden biraz yaşlıca bir kadın yaşıyor. Adının Sevim olduğunu tahmin ediyorum. Yaşıtları gibi onun da ocağın yanına dizdiği pötükare kapaklı baharat kavanozları, duvarda asılı üç boy cezve takımı, yaz kış mavi led ışıklı bir çubukla kargalardan koruduğu domates fidanı, elle yazılmış ve yemeğin malzeme miktarı, püf noktaları, soğuk fırına mı sıcak fırına mı sürüleceğinin yanı sıra bu tarifin kimden alındığını da not ettiği tarif defterleri var. O da Çerkes tavuğu yapmanın neredeyse bir sanat eseri ortaya koymak kadar özen gerektirdiğini iddia ediyor.

Bazı anneler için menekşenin suyunun direkt mi, dolaylı mı verileceği, dünyadaki pek çok şeyden daha önemlidir. Bazısı kendi çocuğu fazladan bir köfte daha yesin ister, çocuğu okulda birer tane dağıtılan fındık poşetinden ikisini daha cebine sokuştursun… Bazı anneler tabağına yemeğin en azını, etin en yağlı, işe yaramaz yerini alır mesela. Bu kabullenilmiş çekinikliğe tanık olmanın ilerleyen yıllarda, yemeğe her oturuşunda senin içinde yaratacağı kızgınlık ve çaresizliği asla bilemeyecektir. Bazı anneler vardır dünyada kendi çocuklarından başka kimseyi sevmez, sevemez. Onların çocukları hayatlarını sadece insanları değil hayvanları, eşyaları, gökkuşağını filan da sevdiğini içinde saklayarak ve annesinin hiçbir şeyi sevmemesinden onun adına utanarak geçirecektir. Bazı anneler çocuklarına güvenir, bazıları da çocuklarına güvenir aslında ama bir türlü çevreye güvenemez. Bazısı özgürce uçmayı öğütler kızına, düşersen de ben zaten hep yakınındayım der. Bazısı ise sık sık İkaros’un güneşe yaklaştığında eriyen kanatlarını hatırlatır; uzaklaşma, uzağa gidersen yanarsın…Yani anneler çeşit çeşittir, kızları ise sadece ikiye ayrılır: Annesinin tıpkısı olmaya çalışan kızlar ve hayatı boyunca annesine benzemekten kaçınarak yaşamaya çalışanlar.

Ben onlara “Sayesinde” veya  “Rağmen” kızları diyorum.*

Sevim Hanım emekli albay kocası Refik Beyefendi’yi, buraya taşındığımızdan beri görünmediğini hesap ederek diyebilirim ki, iki sene önce kaybetmiştir. Her ne kadar hayat arkadaşını özlüyor olsa da asla hayata küsmemiştir, her hafta saçını mizampli yaptırır ve manikürlü ellerini kremlettikten sonra soğan kabuğu rengi sedefli ojesini sürdürür. Sevim Hanım Sözcü gazetesi okur, milli bayramlarda balkona bayrak asar, bugüne kadar caddede yapılan laiklik mitinglerin hiçbirini kaçırmamıştır. Sözde kalkışma esnasında Gönen’de -diye tahmin ettiğim- yazlığında olduğundan, sokaktan geçen tanklara alkış tutamamıştır. Ancak resmi bayramlarda salonundaki emektar cd çalardan  ‘Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa’ çalmayı asla ihmal etmez.

Sevim  Hanım’ın iki kızından büyük olanı Teknik Üniversite mezunu, yüksek makine mühendisi bir fabrika müdürü ile, diğeri ise yan apartmanın sahibi müteahhit tanıdıklarının oğlu ile evli. Anneleri bu doğru seçimlerden dolayı son derece memnundur, çünkü ona göre aşık olmak çok güzeldir…de hayatın gerçekleri aşk peşinde koşmaktan çok daha mühimdir. Bu gibi kritik zamanlarda devreye, ailenin kadınlarından Sevim Hanım’a aktarılan doğal yeteneği girer: O, kendi arzu, istek ve hislerini vurgulamaktan ziyade; uzmanı olduğu taktiklerle çalışarak karşısındakine aslında o şeyi ne kadar çok istediğini düşündürür…Bu anlamda aslında ilk cümlenin öznesi de kızlar değil Sevim Hanımdır ve işin doğrusu; Sevim  Hanım kızlarını seçtiği uygun damatlar ile evlendirmiştir.

Gözlemlediğim kadarıyla apartmandaki kadınlar düzenli aralıklarla birbirlerine misafirliğe gidiyor. Alt kata indiklerinde onları görebiliyorum, Sevim Hanım ve komşuları salonda oturuyorlar. Salonun bir duvarında, neredeyse duvar boyutlarında, yılın her günü ve gün boyu açık olan devasa bir  televizyon ekranı var. Kocaman ekran ve Sevim Hanım’ın önden düğmeli fuşya elbisesi dışında bu salonda renk yok. Perde, halılar, koltuklar ve neredeyse evdeki tüm eşyalar ölü gibi tuhaf, pastel bir renksizlikte. Mekan, buraya girenleri de içine çekip ruhsuzlaştırıyor adeta; kadınlar ekran karşısında çay içiyor, sürekli bir şeyler yiyor ve susuyorlar. Ender olarak, o da reklam arası süresinde, apartmana yeni taşınanların gürültüsünden bazen de yeni öğrendikleri tariflerden, püf noktalarından bahsedip, tarif değiş tokuş ediyorlar.

Muzlu Rulo Pasta – 8 Kişilik (Emine’nin eltisi Sevim Hanım’dan)

Önceden ısıtılmış fırına verilecek. 

Ve sonra yeniden susuyorlar. Yani kadınlar düzenli aralıklarla bir araya gelip susuşuyorlar.

Bir sabah kahve saatinde, açık salon penceresinden süzülen Zeki Müren sesinin karşı apartmandan yayıldığını anlayınca, kafamı uzatıp sesin geldiği pencereye bakıyorum. “O ağacın altını şimdi anıyor musun” ezgisinin, bildiğimiz Demir Leydi Sevim Hanım’ı, nemli gözleriyle uzaklara dalmış, tonton bir Sevim Teyzeye dönüştürdüğünü fark ediyorum şaşkınlıkla. Onun açık gri gözlerinde, birden tanış bir hüzünle karşılaşıyorum. Demek ki diyorum, Sevim Hanım’ın da bir ağacı olmuş yaşamında, o ağacın altında öpüldüğü yerlerden yaralanmış. Demek ki pek çok ailenin gizlenen ya da bilmezden gelinen bir şarkısı var. Çalışma odasının penceresinden dışarı bakarken dalıp giden baba gibi, kimi anneler de var, mutfak penceresinden dışarı bakan ve o şarkıyla başka yerleri düşünen. Bu ana şahit olmak beni hem şaşırtıyor, hem de daha normal hissettiriyor, omzumda çocukluktan taşıdığım yükleri azaltıyor. Bilinçsiz bir hafifliğe kavuşuyorum.

Sevim Hanım, cama gelen serçelere birkaç parça ekmek atıp penceresini kapatıyor sonra, perdesini sıkıca çekiyor. Bense ona uzanıp içimden, “Müsait olduğunuzda annem sizi kahveye bekliyor, o ağacın altını konuşup muzlu pasta yiyecekmişsiniz” diyorum.

Oysa evde ne annem var, ne muzlu pasta ne de kahve.

*Bu sözler kışın Kumru ile bir konuşmamız sırasında canlanmıştı beynimde

**Belirtilen olay ve kişilerin gerçekle hiçbir ilgisi olmayıp tamamen kurgusaldır

 

mutfak penceresine yağmur vururken, İstanbul 

 

Share

Kusursuz Bir Plan Aranıyor

Açık konuşmam gerekirse, son yıllarda bu eve giren çıkan pek çok kadın oldu. Ben de bazılarının kucağına atlayıp sırnaşıklık yaptım, bazıları ile koyun koyuna uyudum, bazen tüm sevimliliğimi takınıp bir fotoğrafa poz verdim. Çünkü emindim, nasılsa çekip gideceklerdi. Nitekim geldikleri gibi gittiler de. Ama o kaldı.

Z. ile ilk karşılaşmamız Haziran ayında bir geceyarısı oldu. Osman onun için, “Gittiği yere kendinden önce gülüşünü ve o gülüşten yayılan sıcaklığı taşır” derdi. Neticede sıcak sevdiğim bir şeydi ancak benim için önce koku gelirdi ve bu kadın güzel kokuyordu. (Gülüşü mü? Umrumda değildi.) Aramızdakine ilk görüşte aşk denemese de hoşlanmıştım ondan. Bir an bile başıma bela olabileceğinden şüphelenmemiştim.

Osman çok mühim bir işi olmazsa evden pek çıkmaz, neredeyse tüm gün, rengi solup artık griye dönmüş siyah berjerin üstünde yaşardı. Oysa Z. ile tanıştıktan kısa bir süre sonra eve pek uğramaz oldu. Yalnız kalmak epey canımı sıksa da koltuğun tamamen bana kalması hoşuma gitmişti doğrusu. Zaten Osman artık evde iken de zamanını süslenmek ya da evi süslemek ile geçiriyordu. Bana gösterdiği ilgi gittikçe azaldı. Daha kötüsü eve Z. ile birlikte gelmeleriydi. O akşamlarda, bir görevi yerine getirircesine ruhsuz ve acelece oramı buramı mıncıklar ve kendi aralarında koyu bir sohbete dalarlardı. Mutfak, yemek, kanepe, çay, film derken bana da köşedeki sandalyede oturup olan biteni izlemek kalırdı. Geceleri ise yatak odası tamamen Z.nin kontrolüne verilir, çok geç olmadan kapanan kapı ne kadar yalvarsam, inlesem, ağlasam da sabaha kadar açılmazdı. Yavaş yavaş duruma sinir olmaya başlamıştım. Yine de Z.nin gözlerini kısıp, kasıtlı olarak incelttiği tuhaf sesiyle bana seslenmesi hala birazcık komiğime gidiyordu.

Evin her köşesinde Z.nin eşyaları ile karşılaşmaya başladığım an niyetini anladım ve hemen önlemler almaya koyuldum. Mesela ortaya bıraktığı ayakkabılarını önce orasından burasından iyice çekiştiriyor, yeterince zarar verdiğimden emin olunca da içlerine işiyordum. Lakin geç kalmıştım. Diş fırçasının sessiz sakin banyoda yerini almasıyla başlayan istila hızla yatak odasına yayılmış ve oradan da gökkuşağı rengi terliklerin salona yerleştirilmesi ile tüm evi kaplamıştı. Çok geçmeden Z. tamamen bizim eve taşındı. Durum yeterince kötüydü kötü olmasına da küçük odada beni fark etmeyip dalgınlıkla üstüme kapıyı kapatması bardağı taşıran son damla oldu. Dört günlük oda hapsi gözümü açmıştı. Artık iyi niyet göstermenin lüzumu yoktu. Savaş vakti gelmişti.

Neredeyse takıntı seviyesinde temizlik düşkünü olduğunu tespit ettiğimde, en bilindik silahıma sarıldım ve her bulduğum yere işemeye başladım. Sonra nokta atışlarına geçtim. İlk olarak pek sevdiği baykuşlu yastığı hedef aldım. O yıkıyordu ben işiyordum, o yıkıyordu ben bir daha işiyordum. Sonra gittiği ülkelerden alıp biriktirdiği oyuncaklara dadandım. Geceleri elime geçirebildiğimi ordan oraya fırlattım. Sağlam kalan oyuncakların camlı dolaba kaldırılmasıyla henüz başladığım kırma dökme atağı hızla geri püskürtülmüş oldu. Daha da ileri gitmek gerekti. Osman’ı dikkatle gözlüyor ve o evden çıkar çıkmaz halıya ya da koltuğa kusuyordum. Parkeye kusamazdım çünkü temizlemesi kolaydı. Z. elinde kocaman kolonyalı mendil paketi ve bir tomar kağıt havluyla peşimde koşarken sessizce ağlıyordu. Telefonda Osman’a “… sürekli kusuyor, çok endişeleniyorum, ne yapacağız” dediğini duydum. Fiziki eziyetin yanında verdiğim manevi eziyetten ziyadesiyle memnundum. Bana yaklaştıkça elini, kolunu, bacağını tırmaladım. Yeterince tırmalarsam ondan kurtulabileceğime emindim. Osman’ı yıllardır tırmaladığım halde yanımda ve sapasağlam ayakta olduğunu idrak edince bu saçma fikre inandığım için kendime kızdım. Geçirdiğim ameliyattan sonra -ki bu başka bir hikayenin konusu, onu da sonra anlatırım- halimi görünce, Z.nin yol boyunca ağlaması, ağrılarımla başa çıkmak için bana içten içe güç verdi. Her ne kadar narkozun etkisi ile duygusallaşmış ve ona birazcık acımış olsam da hiçbir uyuşturucu öfkeli benliğimi ele geçirecek kadar kuvvetli olamazdı, ancak düz yürümemi engelleyebilirdi.

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, eve gelen çocuklar da canımı çok sıkıyordu. Bu evde, kendimden başka, anlamsız sesler çıkarıp ordan oraya koşan, gürültücü, meraklı, oyunbaz bir tek varlığa dahi tahammülüm yoktu. Dahası bu orantısız mıncırma gücüne sahip çocuklar beni düpedüz kokutuyordu. Onlara bir kaplan gibi tıslayarak ve saklandığım kuytu köşeden asla çıkmayarak hadlerini bildirdim. Z. ise çocukları bu kadar sevmenin cezasını tabi ki sıkı bir işeme-kusma seansı ile çekti.

Uzun lafın kısası, tam altı aydır Z.den kurtulmanın yollarını arıyorum. Ne yaparsam yapayım onu pes ettiremeyeceğimi anladım. Yıkıldım ama yılmadım. Geriye tek bir seçenek kaldı: onu öldürmek. Günlerdir kusursuz cinayet planını arıyorum.

Bir kedi sahibinin sevgilisini nasıl öldürebilir ?

Acaba nasıl?

bir gece balkonda, İstanbul

 

 

Share

Fark Ettim ki

Birkaç ay önce Ataköy sahilinden geçerken, fark ettim ki sahildeki tüm boşluklar beton bloklarla dolmuş. Taşındıktan sonra geçen bir buçuk yıllık sürede belli ki canhıraş bir yağmaya – cep doldurma işine girişilmiş ve  epey de hızlıca yol alınmış. Bulduğumuz her “boş”luğu doldurma güdümüz, boşluk doldurmacalı eğitim sistemimizden mi? Daha çok içimizdeki boşluklarla baş etmeyi, onları doldurmayı ya da onlarla yaşamayı bir türlü beceremediğimizden sanıyorum. Kenti – kentleri de düzenlemekten çok tıkıştırma fonksiyonu verdiğimiz dolaplarımıza döndürdük, her yer tıkış tıkış beton.

Ardından sürekli caddede yolunu arayan kirpiler görmeye başlayınca fark ettim ki artık bizden olmayanı yerinden yurdundan ediyoruz. Batı’da isek Doğu’yu, yetişkin isek çocukları, Sünni isek tüm diğerlerini… Doğayı, denizi, hayvanları yok ediyoruz. Kaybettiğimiz şey üç beş ağaç, birkaç kuş, birkaç boş alan, bir avuç gök parçası değil, fark ettim ki biz her gün küçük küçük evrenleri katlediyoruz.

Geçen ay eski ama tıkır tıkır işlemekte olan boyası dökük Budapeşte apartmanlarında eskimenin bozulmaya eş olmadığını gördüm. Fark ettim ki tıpkı boşluklar gibi eski’ye de tahammülümüz yok bizim.  Belli ki hatıradan da hafızadan da pek haz etmiyoruz, belleği olan kişilerden, mekanlardan, kentlerden hoşlanmıyoruz. Aramızda kaç kişi annesinin büyüdüğü evi torunlarına ve hatta çocuğuna gösterebilecek? Eskiyi yıkıp yenisini yapıyoruz, hafif rengi kaçanı atıp yenisini alıyoruz, şekeri biten sevgilileri yenisi ile değiştiriveriyoruz.

Her hafta çamaşır suyu ile evlerimizi köşe bucak sildiriyoruz sonra.  Gıcır gıcır, hijyenik, olabildiğince parlak ve ruhsuz evlerimizden Mon Ocle‘daki sterilizasyon laboratuarını andıran mutfağa selam çakıyoruz. Bizim olanın temizliği ile bu kadar meşgulken, tüm tozu pisliği camdan sokağa ya da alt katıtakinin başından aşağı silkeleyiveriyoruz. Arabamızda iştahla sigara püfürdetiyoruz da kötü kokulu izmaritlerine tahammülümüz yok, onları kaldırıma fırlatıyoruz. Fark ettim ki, sürekli oda kokuları sıkıyoruz etrafımızı saran kesif bok kokularına, tesisatı kırıp kökten tamir etmektense. Hep birlikte lağım çukuruna battıkça daha ağır parfümler sürüyoruz oramıza buramıza. İyice çekilmez oluyoruz.

Fark ettim ki, kafama takılanları paylaşırken baştan beri “biz” öznesini kullanıyorum. Oysa zaten hiçbir vakit tam olarak ait hissedemediğim toplulukların çok zamandır iyice uzağında duruyorum. Çoğunluk kokusu alıyorum ve “Biz” lerden koşarak uzaklaşıyorumArtık sizi “Siz” yapıyorum.

Ufacık adalar oluşturmaya girişiyorum sonra çevremde… En yakınlarımın bile yıllar var ki okumamış, yazmamış, kendinden başka kimseyi dinlememiş olduğunu algılıyorum. Sen ki hanidir parmak uçlarınla dokunduğun dudaklarını ezberden çizebilecek kadar sevmemişsin kimseyi, sarılmamış, kaçamak öpücükler vermemiş, kimsenin tenini koklamamışsın, benim sesimdeki rüzgarı mı duyacaksın?  “Olsun en azından aşk hep var” derken çokları için aşkın ancak kavuşulamayanla var olabildiğini fark ediyorum. İçimde bir delik açılıyor.

Fark ettim ki ben içimdeki boşlukları da dışardaki boşluklar kadar seviyorum. Birden tek ihtiyacımın Joan Miro gibi bir kaçış merdiveni bulmak olduğunu hissediyorum. Sessiz sedasız yıldızlara kaçış merdivenimin inşasına başlıyorum. İçimde bir yerlerde…

ılık bir bahar gecesi, evimiz, İstanbul 

The Beautiful Bird Revealing the Unknown to a Pair of Lovers 1941 Ressam Joan Miro

 

Share

Sırdaş

Adım Deniz. Yirmi üç yaşıma gireli henüz bir hafta oldu. Günlerimi size göre boş ancak kendimce çok mühim işlerle geçiririm. Dalgaları saymak, yaprak toplamak, sokağın sesini dinlemek,  gelen geçenin yüzüne bakıp ne iş yaptığını tahmin etmek gibi.  Evdekiler sabah başlayıp gece yarısına doğru biten sokak mesaime ilk başta telaşlanmıştı ama artık alıştılar. Belki sessiz ve derinden süren yas dönemlerinde bir de benle uğraşmamak işlerine geldi ya da benim hayatta olmama bir şükretme biçimi bu göz yumma hali.

İkiz kardeşim Derin, benden üç dakika önce doğmuş ve bu üç dakikanın ona yüklediği ablalık vasfı nedeniyle yaşamı boyunca beni çekip çeviren, eksik bıraktıklarımı toplayan taraf olma görevini yüklenmişti. Parkta, anaokulunda, flüt çalmak zorunlu olan müzik sınavlarında, yemekhane sırasında,  yazlıkta kâğıt oyunlarında hep yenildiğimde, votkayı fazla kaçırdığımda ya da aşk acısından kıvranırken… Beni tamamlamaktan, toparlamaktan, taşımaktan hiç usanmadı. Üniversite yıllarımızda da bu böylece devam etti. Nihayet o akşam beni sevgilisi ile tanıştırmak üzere bir yemek ayarlamıştı.  ‘Unutma akşamüstü altıda’ dedi. Bir süredir staj yaptığı derginin editörüne kendi deyimiyle ‘kanı ısınmış‘, geceleri birlikte geliştirdiğimiz taktikler sayesinde onun dikkatini çekmeyi ve birkaç haftadır da birlikte olmayı başarmıştı.  Sandaletlerini bağlayıp kapıdan çıktı ve aniden dönüp ‘Sakın geç kalma!’ dedi. Sarı elbisesi, telaşlı bir buyurganlık içeren bakışı ve inceden gülümseyişi, Derin’den aklıma kazınan son görüntü oldu. Sevdiği adamı asla tanıyamadım…

Derin gittikten sonra hiç kimseyle konuşmadım. İçimdeki acıyı, salt yalnızlığı, ikiye yarılmışlığı, bir yarını kaybetmeyi, yarım kalmışlığı ifade edecek kelime bulamadım. Mesela burnunun direği sızlamak neydi ki benim sana duyduğum özlemin yanında? Umutsuzluk, karamsarlık, üzüntü, elem yeter mi?  Dilin zayıflığını keşfettiğimden beri susmayı seçtim. Susmayı ve sokağın sesini dinlemeyi.

Bu mahallede en çok sokak köpekleri ile anlaşıyorum. İlk başlarda korkardım köpeklerden. Onların gözlerinde acıma içeren yapmacık bir şefkat, arkamdan konuşma merakı ya da tedirgin – kaçamak bakışlar olmadığını anlayınca değiştim. Gözlerinde insanlarda olmayanları gördükçe sevdim sokak köpeklerini. Şimdi her sabah ve her akşam onlar bana eşlik eder. Mahalleden sahile, sahilden mahalleye. Parka gitmem hiç. Bazen deniz kenarındaki büyük ağacın dallarına tırmanırım, olan biteni oradan izlerim.

Mahallede köpekler dışında tek arkadaşım Fergan.  Nasıl dost olduğumuzu tam olarak hatırlamıyorum. İlk kez bir akşamüstü sahilde karşılaştık. Ben ciddiyetle dalgaları sayarken,  çakıl taşı toplamakla meşguldü. Ben de beyaz bir taş bulup ona uzattım.   Kötüler, kırık kalpliler, aynı sokağı paylaşanlar, aynı kitabı sevenler, iyi huylular, deliler bir şeklide bir araya gelir ya. Bizimkisi de onun gibi sanırım:  Tuhaf bir sessizlik ortaklığı. . .  Apartmanın önünde merdivende otururken gözlemlerim, akşamları en geç onun evinin ışığı söner.   Apartmanlarda tek başına ışık süzen pencereler hüzün verir bana tıpkı sokak lambaları gibi. Kimsesizliği hatırlatır ikisi de, ıssızlığı.

Fergan, her gün çok geç olmadan evden çıkar. Önümden geçerken kafasını hafifçe kaldırır, bana belli belirsiz gülümser.  Aynı yollardan geçerek dergiye gider ve çektiği fotoğrafları teslim eder. Kahkahayla güldüğünü gören yoktur ya da yüksek sesle birine küfrettiğini. Hep aynı sakinlikte ve uzaklıktadır. Yaşamla bağı gereklilikler üzerine kuruludur ve günlük dünyasında her şey  ‘yetecek kadar ‘ yer alır. Acıktığı için yemek yer,  ancak giyilemez hale gelince ayakkabısını yeniler, sağanak yağmadıkça her yere yürüyerek gider ve sadece karşısındakini kırmamak için sohbet eder. Birkaç kelime… Onunla bazı akşamüstleri sahilde karşılaşırız. Ben dalgaları sayarım ciddiyetle, o çakıl taşı toplar. Hep aynı biçimli taşlar; yuvarlak, yassı, büyükçe.  Arada sırada karşı kırtasiyeden boya alır. Bir de her ayın ikinci günü, arka mahalledeki mezarlığa gider. Elleri kış boyu üstünden çıkartmadığı siyah kadife ceketinin cebinde, sanki değerli bir şey taşır gibidir. Hızlı adımlarla gider. Gözleri daha da uzaklaşmış,  düşünceli ve sallanarak geri döner. Sonraki gün evden çıkmaz.

Kış geldiğinde kedilere ev yaparız Fergan’la. Yazın su kaplarını yenileriz. O da benim gibi bu tip önemli işleri yapmaya bayılır. O arada hikâyeler anlatır, ben susarım. Geçen gün birlikte mezarlığa gittik. Başında kocaman bir defne ağacı ve üstüne yüzlerce farklı balık çizilip renk renk boyanmış çakıl taşlarından bir mezar. Cebinden çıkan iki taştan boyalı olanı önce bana gösterdi; ‘ Bak, kırmızı melek balığı bu,  Centropyge loricula !‘ dedi, sonra gözüne kestirdiği yere yerleştirdi özenle. Diğer taşı cebine geri koydu. Sevgilisi, Lara sahilinden getirdiği bu minik taşı hep cebinde sakladığını görünce, heyecanla söylemişti fikrini ona. Freni patlamış bir kamyonun altında kalmadan hemen önce…

–  Balıkları, kuşları, yaprakları çizsek tatillerde topladığımız taşların üzerine.  Sonra kocaman bir duvar yaparız onlardan. Renkli bir duvar.

‘O gün o kamyonun altındaki son nefeste her şey bitti. Boyalar, balıklar, yapraklar da bitti’  dedi.

O anda taşlar, sahil, geç vakte yanan ışık anlamını buldu  orda ya da büsbütün yitirdi. Fergan’ın gözlerinin rengi yayıldı ortalığa; masmavi bir hüzün. Birden, sanki başka hiçbir soru yokmuş gibi ama büyük bir merakla ‘ Adı neydi ‘ dedim. ‘ Sevgi ‘ dedi ‘ Ama sen ona küçük kara balık de, öyle sever’

Artık sadece arkadaş değiliz, sırdaşız da. O, bana onunla konuştuğumu kimseye söylemeyeceği sözünü verdi, ben de açacağı sergi için, bu akşam mahallede ona poz verme sözü. Sessizce yolumuza devam ettik.

Fergan : Işık saçan

1

Share

Gülümse

Sen gittiğinden beri, tıpkı kırk yıl önce söz verdiğim gibi, gülümsemekten hiç vazgeçmedim. Çünkü biz birbirimize sözler verir ve tutardık. Kendi yazdığımız, ikimize ait bir anayasamız, iki kişilik bir alfabemiz, kalabalıklar arasında birbirimizi anlayabilmek için kullandığımız özel bir dilimiz vardı bizim. Herkes yağmurdan kaçarken,  biz yüzümüzü ıslatsın diye kapılarımızı açardık. Birbirimize çiçek yerine pasta alır, çiçekleri ise suluboyadan yapmayı tercih ederdik. Başkalarının sevgisi karat ve dolara endeksliydi belki ama bizim aşk birimimiz planktonların sayısıydı ya da yıldız tozlarının.

Bazen sinirli, bazen ağlamaklı bazen müstehzi… Ben senin yanında iken hep güldüm. Şairin dediği gibi belki bulutlar gitmez, iklim değişmezdi ben gülümseyince. Ama ben güldüm ve sen beni dünyanın en güzel gülen insanı olduğuma inandırdın.

Aslında çok sevdiğimiz ama bir türlü anlaşamadığımız şehirden ayrılıyorduk. Belki de şehir bizi çiğnemiş çiğnemiş ve sindiremediği için tükürüp atmıştı, bilemiyorum. Önce ben yola çıktım, ortalığı toparlayıp yerleşecektim,  sen de hemen ardımdan gelecektin. Tam üç ay işlerini toparlayamadın. O kadar çok üzülmüştüm ki… Ama bir gece, masada iki beyaz mum ve elinde iki kadeh ile seni karşımda görünce, gözyaşlarıyla güldüm sana. Üzüntümü unuttum, boynuna sarıldım ve güldüm.

Kızımız doğalı dakikalar olmuştu. Yorgun, halsiz ve en önemlisi saçım başım dağınık haldeydim. Tam da o anda, elinde makinenle beni fotoğraflamaya çalışmana o kadar çok kızmıştım ki… Ama birden ayağın yatağa takılıp düşeyazınca kahkahalarla güldüm sana. Kızgınlığımı unuttum, elini tuttum ve güldüm.

Renklerin solduğu, her şeyin tadını kaybettiği, zulüm ve karanlık dolu günlerden geçiyorduk. Yaşam sanki elimizden hızla kayıp gidiyordu. Sokakta birbirinden huysuz ve asık suratlı kalabalıklara bakıp huzursuzlanırdım. Her umutsuzluğa kapıldığımda elimden tuttun, ikimize camdan bir akvaryum yaptın. İki kişilik bir dünya… Umutsuzluğumu unuttum, gülümsedim sana.  Omzuna yaslandım ve gözlerimin içiyle güldüm.

Bazen sinirli, bazen ağlamaklı bazen müstehzi. Ben senin yanında iken hep güldüm. Ben güldüm ve sen beni dünyanın en güzel gülen insanı olduğuma inandırdın.

Sen gittiğinden beri sevgilim, kimi zaman fotoğraflarımıza baktım, kimi zaman sana söylediğim şarkıları mırıldandım kendi kendime. Her akşam koltuğumda gözlerinin içine bakıp sana o günümden bahsettim, kırk yıldır olduğu gibi. Buradaki herkes bana tuhaf bakıyor, kendi kendime konuşup gülüyorum diyeymiş.  Oysa bilirim ki insanlar en çok kendi isteyip de yapamadıklarını yapanlara kızgınlık duyarlar. Aslında kendilerine kızarlar; yürümek varken durmayı, sevmek varken nefret etmeyi, gülmek varken somurtmayı seçtikleri için. Kendilerine kızar ve sana deli derler. Olsun sinirlenmiyorum ben onlara, delilik işime geliyor.

Ah..artık hafızam gibi gözlerim de yavaş yavaş beni terk ediyor. En çok da sana eskisi kadar sık yazamamak üzüyor. Biraz da eski yazdıklarımızı okuyamamak ve şimdi olduğu gibi hemen yoruluvermek… Unutmadan sevgilim, fotoğraf makinanı torunumuza verdim. Gözü gibi bakıyor, meraklanma. Ona da sana yaptığım gibi komik pozlar veriyorum. Geçenlerde fotoğraflardan birini getirdi, bak deftere onu da iliştirdim. Biliyor musun her gelişinde bana en sevdiğim jöleli şekerlerden getiriyor.

Bir de; o da bana sürekli ‘Gülümse!’ diyor ‘ Çekiyorum

IMG_0054

 

Tebessüm ya da gülümseme (İngilizce: smile) anlama gelen fizyolojide özellikle ağzın iki kenarındaki ve gözlerin çevresindeki kasların hareketiyle oluşan bir yüz ifadesidir. Gülümseyen bir simaya veya sık sık gülümseyen bir kişiye “mütebessim” veya “güleç” denir.

vikipedi

  bir kasım akşamı , İstanbul 

Share

Delirmeyeceğim

Çocukluğum ve hatta tüm yaşantım, belirli aralıklarla tekrar edilen, “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan şu günler” klişesi ile geçti. İlginçtir ki, ülkecek bu kelime öbeğini her duyduğumuzda ya başımıza kötü, çok daha da kötü şeyler geldi ya da o ihtiyaç duyulan beraberlikten bir misli daha uzaklaştık. Yine bu lafların havada uçuştuğu ve yine kötü, karanlık, ağır günlerden geçiyoruz. Hepimiz için gün sonunda başımıza gelebilecek en iyi şey, ölmemek ya da aklımızı kaybetmemek. İşte tam da bu nedenle,  “kafalarımızı bir hafta bir dolaba da koyamayacağımıza” göre bir nefes alma listesi çıkartmak lazım.

‘Aklımızı yitirmemeye en çok ihtiyaç duyulan şu günler’de Yapılacaklar Listesi:

  • Her gün en az bir iyi haber okuyun, okutun, paylaşın. Uzaklarda açılmış bir köy kütüphanesi, yeni doğmuş bir panda, yeni keşfedilmiş bir bitki mesela. Yeter ki umut verici olsun.
  • Doğayı izleyin, doğaya kulak verin, doğaya dokunun. Denize karşı oturun. Kuşlara çekirdek atın. Kargalar ve güvercinler bir aradayken yapın bunu ve kargaların güvercinlerden daha zeki olduğunu gözlemleyin mesela. ( Biz yaptık, oradan biliyorum)  Bir ağaç bulup sarılın ya da onla nefes alıp verin ya da saksıda  domates, biber, çiçek, böcek işte.
  • Dinlemek için yeni bir grup keşfedin, bir yönetmenin takipçisi olun, kitap – dergi karıştırın, olmadı bi’ şiir okuyun. Yani ‘sanat içre’ olun. Arada bir sahaflara gidip, tanımadığınız insanların siyah beyaz fotoğraflarına bakın amaçsızca. Fotoğraftaki gözlerden duygularını tahmin etmece oynayın içinizden.
  • Gülümseyin. En zoru bu ama, en azından günaydın derken gülümseyin. İnadına gülümseyin.
  •  Uzak ülkelere gidin. Gitmiyorsanız da gidiyormuş gibi hayal kurun. Hayali tatillerinizi en ince detayına kadar planlayın, takviminizde dursun.
  • Yanınızdaki eli daha sıkı kavrayın.  Çünkü ,sıkıca kavranmış ellerimiz,en büyük silahımız, bizden almaya çalıştıkları her şeye karşı. Sarıldığınızda  kemiklerini kıracak gibi sarılın, öptükleriniz nefessiz kalsın. Bir de çok sevin e mi? Sevgiliniz, çocuğunuz, köpeğiniz, o her kimse, çok sevin.
  • En önemlisi; sevdiklerinize mukayyet olun. Yanı başımızdaki nefes, en tatlı can yeleğimiz belki, duyduğumuz  ‘hişt hişt ‘ en büyük güzellik.

‘Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

Hişt hişt!

Hişt hişt!’

Sait Faik

bir otel odası, Astana 

Share