Ev

Okumaya 5 yaşımın bitimine tam 28 gün kala, bir yılbaşı gecesinde başladım. Daha doğrusu, okuyor olduğumu yakın çevreme o gece duyurdum. Kitap “Bu bir kümes. Tavuğun evi kümestir” diye oldukça komik başlayıp, “Herkesin bir evi vardır. Ama Filistinlilerin evi yoktur.” diye ağır iki cümle ile bitiyordu. Son cümleye geldiğimde masadakiler duygulanmış ve şaşırmış, Rıfat Amcam -tabi ki- çoktan ağlamaya başlamıştı. Babam ve abim sakince gülümsüyordu. Annem muhtemelen mutfakta bir şeyler hazırlamakta olduğundan, cümlenin sonuna yetişti. O sırada ben, başardığım şeyin oldukça normal olduğunu düşünmekteydim ve yaptığımın bu kadar takdir edilmesine anlam veremedim. Hatta azıcık utandım.

Okuduğum ilk kitap, içeriğinin yanında, pek çok yönden yaşamıma damgasını vurdu. Örneğin, tüm yaşamım boyunca, tıpkı o gece gibi, zor olanı başarmayı olağan buldum ve övgü almaktan nefret ettim. Oysa, kitabı bitirince afili bir selam verip üstüne bolca alkış almadan ‘sahneyi’ terk etmeseydim, sonrasında yaptığını abartmanın başarmaktan daha önemli olduğu günümüz dünyasına kolayca uyum sağlayabilirdim. Belki hiç acele etmeyip tıpkı Ege gibi ancak birinci sınıfın sonlarına doğru okumayı sökmeliydim, Behrengi kitapları yerine Ayşegül serisinden minnoş kitaplar seçmeliydim. Hatta okulu her sene ilk üç sırada bitiren ve ödüllendirilmeyi aklından bile geçirmeyen Özlem değil de bütünlemeye kalmadığı tek dönemde başarısına karşılık babasına bisiklet aldıran lise arkadaşım Begüm olmalıydım. Olamadım…Treni o gece kaçırdım.

Uzun zamandır -yani beş yaşımdan beri- evler hakkında düşünmeye devam ediyorum. Herkesin barınma hakkına sahip olduğunu, herkesin bir evi olması gerektiğini öğrendiğimde küçücüktüm. Biraz büyüyünce, her yıl hatrımızı soran ev sahiplerimizden, aslında herkesin evi olamadığını, bazılarımızın o evlerde kiracı olduğunu öğrendim. Zamanla evin dört duvardan daha fazlası olduğunu anlayıp, ait olduğumu hissedebileceğim bir yer-yurt-ev aradım kendime. Yeterince büyüyünce hiçbir yerin evim olamayacağını kabullendim. Ege ile birlikteyken o neredeyse ev de orası oldu bana. “İnsan nasıl insan oldu” kitabında “Evlerin tarihini yazsaydık, mağaradan başlamamız gerekirdi. Doğa yapısı olan bu evi, insan hazır olarak bulmuştu” diye okumuştum. Yani, Neolitik çağda yaşıyor olsaydım, duvarlarına hayvan resimleri çizdiğim bir mağara evim olacaktı. Göçebe olsam kara kıldan bir çadır, haremde belki mermer tabanlı bir oda. Balkonlu-balkonsuz, aydınlık-karanlık, ortalama İstanbul’da yüz, Londra’da kırk beş metrekare olan evler, bazen bizi besleyip iyileştiren faydalı birer koza, zaman zaman da hapsolup kaldığımız tabutlarımız.

“Herkesin bir evi vardır.”

Benim evim; kafamı çarpmayayım diye Ömer’in dörtte biri özenle oyarak rafın sivri köşesine yapıştırdığı küçük şarap mantarı, yemek yaparken mutfağın kapısında yalanarak beni bekleyen Püskül’ün pürtüklü dili, Ege’nin henüz uyanamamış sağ gözüdür.

Hepsini kilometrelerce geride bıraktığıma göre, sahi şimdi benim evim neresi?

“Eski evde kurutulmuş” kokan henüz giyilmemiş iki-üç tişört…

Bir valiz…

Gökyüzü ve birkaç bulut mu?

” Duygular, duygular, duygular. Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaktaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara. Hangi sonsuzluğa. Git.”

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü

Fotoğraf: Ömer Kanıpak

  yabancı bir evde serin bir yaz akşamı, Londra

 

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir