Muzlu Pasta

Karşı apartmanda annemden biraz yaşlıca bir kadın yaşıyor. Adının Sevim olduğunu tahmin ediyorum. Yaşıtları gibi onun da ocağın yanına dizdiği pötükare kapaklı baharat kavanozları, duvarda asılı üç boy cezve takımı, yaz kış mavi led ışıklı bir çubukla kargalardan koruduğu domates fidanı, elle yazılmış ve yemeğin malzeme miktarı, püf noktaları, soğuk fırına mı sıcak fırına mı sürüleceğinin yanı sıra bu tarifin kimden alındığını da not ettiği tarif defterleri var. O da Çerkes tavuğu yapmanın neredeyse bir sanat eseri ortaya koymak kadar özen gerektirdiğini iddia ediyor.

Bazı anneler için menekşenin suyunun direkt mi, dolaylı mı verileceği, dünyadaki pek çok şeyden daha önemlidir. Bazısı kendi çocuğu fazladan bir köfte daha yesin ister, çocuğu okulda birer tane dağıtılan fındık poşetinden ikisini daha cebine sokuştursun… Bazı anneler tabağına yemeğin en azını, etin en yağlı, işe yaramaz yerini alır mesela. Bu kabullenilmiş çekinikliğe tanık olmanın ilerleyen yıllarda, yemeğe her oturuşunda senin içinde yaratacağı kızgınlık ve çaresizliği asla bilemeyecektir. Bazı anneler vardır dünyada kendi çocuklarından başka kimseyi sevmez, sevemez. Onların çocukları hayatlarını sadece insanları değil hayvanları, eşyaları, gökkuşağını filan da sevdiğini içinde saklayarak ve annesinin hiçbir şeyi sevmemesinden onun adına utanarak geçirecektir. Bazı anneler çocuklarına güvenir, bazıları da çocuklarına güvenir aslında ama bir türlü çevreye güvenemez. Bazısı özgürce uçmayı öğütler kızına, düşersen de ben zaten hep yakınındayım der. Bazısı ise sık sık İkaros’un güneşe yaklaştığında eriyen kanatlarını hatırlatır; uzaklaşma, uzağa gidersen yanarsın…Yani anneler çeşit çeşittir, kızları ise sadece ikiye ayrılır: Annesinin tıpkısı olmaya çalışan kızlar ve hayatı boyunca annesine benzemekten kaçınarak yaşamaya çalışanlar.

Ben onlara “Sayesinde” veya  “Rağmen” kızları diyorum.*

Sevim Hanım emekli albay kocası Refik Beyefendi’yi, buraya taşındığımızdan beri görünmediğini hesap ederek diyebilirim ki, iki sene önce kaybetmiştir. Her ne kadar hayat arkadaşını özlüyor olsa da asla hayata küsmemiştir, her hafta saçını mizampli yaptırır ve manikürlü ellerini kremlettikten sonra soğan kabuğu rengi sedefli ojesini sürdürür. Sevim Hanım Sözcü gazetesi okur, milli bayramlarda balkona bayrak asar, bugüne kadar caddede yapılan laiklik mitinglerin hiçbirini kaçırmamıştır. Sözde kalkışma esnasında Gönen’de -diye tahmin ettiğim- yazlığında olduğundan, sokaktan geçen tanklara alkış tutamamıştır. Ancak resmi bayramlarda salonundaki emektar cd çalardan  ‘Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa’ çalmayı asla ihmal etmez.

Sevim  Hanım’ın iki kızından büyük olanı Teknik Üniversite mezunu, yüksek makine mühendisi bir fabrika müdürü ile, diğeri ise yan apartmanın sahibi müteahhit tanıdıklarının oğlu ile evli. Anneleri bu doğru seçimlerden dolayı son derece memnundur, çünkü ona göre aşık olmak çok güzeldir…de hayatın gerçekleri aşk peşinde koşmaktan çok daha mühimdir. Bu gibi kritik zamanlarda devreye, ailenin kadınlarından Sevim Hanım’a aktarılan doğal yeteneği girer: O, kendi arzu, istek ve hislerini vurgulamaktan ziyade; uzmanı olduğu taktiklerle çalışarak karşısındakine aslında o şeyi ne kadar çok istediğini düşündürür…Bu anlamda aslında ilk cümlenin öznesi de kızlar değil Sevim Hanımdır ve işin doğrusu; Sevim  Hanım kızlarını seçtiği uygun damatlar ile evlendirmiştir.

Gözlemlediğim kadarıyla apartmandaki kadınlar düzenli aralıklarla birbirlerine misafirliğe gidiyor. Alt kata indiklerinde onları görebiliyorum, Sevim Hanım ve komşuları salonda oturuyorlar. Salonun bir duvarında, neredeyse duvar boyutlarında, yılın her günü ve gün boyu açık olan devasa bir  televizyon ekranı var. Kocaman ekran ve Sevim Hanım’ın önden düğmeli fuşya elbisesi dışında bu salonda renk yok. Perde, halılar, koltuklar ve neredeyse evdeki tüm eşyalar ölü gibi tuhaf, pastel bir renksizlikte. Mekan, buraya girenleri de içine çekip ruhsuzlaştırıyor adeta; kadınlar ekran karşısında çay içiyor, sürekli bir şeyler yiyor ve susuyorlar. Ender olarak, o da reklam arası süresinde, apartmana yeni taşınanların gürültüsünden bazen de yeni öğrendikleri tariflerden, püf noktalarından bahsedip, tarif değiş tokuş ediyorlar.

Muzlu Rulo Pasta – 8 Kişilik (Emine’nin eltisi Sevim Hanım’dan)

Önceden ısıtılmış fırına verilecek. 

Ve sonra yeniden susuyorlar. Yani kadınlar düzenli aralıklarla bir araya gelip susuşuyorlar.

Bir sabah kahve saatinde, açık salon penceresinden süzülen Zeki Müren sesinin karşı apartmandan yayıldığını anlayınca, kafamı uzatıp sesin geldiği pencereye bakıyorum. “O ağacın altını şimdi anıyor musun” ezgisinin, bildiğimiz Demir Leydi Sevim Hanım’ı, nemli gözleriyle uzaklara dalmış, tonton bir Sevim Teyzeye dönüştürdüğünü fark ediyorum şaşkınlıkla. Onun açık gri gözlerinde, birden tanış bir hüzünle karşılaşıyorum. Demek ki diyorum, Sevim Hanım’ın da bir ağacı olmuş yaşamında, o ağacın altında öpüldüğü yerlerden yaralanmış. Demek ki pek çok ailenin gizlenen ya da bilmezden gelinen bir şarkısı var. Çalışma odasının penceresinden dışarı bakarken dalıp giden baba gibi, kimi anneler de var, mutfak penceresinden dışarı bakan ve o şarkıyla başka yerleri düşünen. Bu ana şahit olmak beni hem şaşırtıyor, hem de daha normal hissettiriyor, omzumda çocukluktan taşıdığım yükleri azaltıyor. Bilinçsiz bir hafifliğe kavuşuyorum.

Sevim Hanım, cama gelen serçelere birkaç parça ekmek atıp penceresini kapatıyor sonra, perdesini sıkıca çekiyor. Bense ona uzanıp içimden, “Müsait olduğunuzda annem sizi kahveye bekliyor, o ağacın altını konuşup muzlu pasta yiyecekmişsiniz” diyorum.

Oysa evde ne annem var, ne muzlu pasta ne de kahve.

*Bu sözler kışın Kumru ile bir konuşmamız sırasında canlanmıştı beynimde

**Belirtilen olay ve kişilerin gerçekle hiçbir ilgisi olmayıp tamamen kurgusaldır

 

mutfak penceresine yağmur vururken, İstanbul 

 

Share