Fark Ettim ki

Birkaç ay önce Ataköy sahilinden geçerken, fark ettim ki sahildeki tüm boşluklar beton bloklarla dolmuş. Taşındıktan sonra geçen bir buçuk yıllık sürede belli ki canhıraş bir yağmaya – cep doldurma işine girişilmiş ve  epey de hızlıca yol alınmış. Bulduğumuz her “boş”luğu doldurma güdümüz, boşluk doldurmacalı eğitim sistemimizden mi? Daha çok içimizdeki boşluklarla baş etmeyi, onları doldurmayı ya da onlarla yaşamayı bir türlü beceremediğimizden sanıyorum. Kenti – kentleri de düzenlemekten çok tıkıştırma fonksiyonu verdiğimiz dolaplarımıza döndürdük, her yer tıkış tıkış beton.

Ardından sürekli caddede yolunu arayan kirpiler görmeye başlayınca fark ettim ki artık bizden olmayanı yerinden yurdundan ediyoruz. Batı’da isek Doğu’yu, yetişkin isek çocukları, Sünni isek tüm diğerlerini… Doğayı, denizi, hayvanları yok ediyoruz. Kaybettiğimiz şey üç beş ağaç, birkaç kuş, birkaç boş alan, bir avuç gök parçası değil, fark ettim ki biz her gün küçük küçük evrenleri katlediyoruz.

Geçen ay eski ama tıkır tıkır işlemekte olan boyası dökük Budapeşte apartmanlarında eskimenin bozulmaya eş olmadığını gördüm. Fark ettim ki tıpkı boşluklar gibi eski’ye de tahammülümüz yok bizim.  Belli ki hatıradan da hafızadan da pek haz etmiyoruz, belleği olan kişilerden, mekanlardan, kentlerden hoşlanmıyoruz. Aramızda kaç kişi annesinin büyüdüğü evi torunlarına ve hatta çocuğuna gösterebilecek? Eskiyi yıkıp yenisini yapıyoruz, hafif rengi kaçanı atıp yenisini alıyoruz, şekeri biten sevgilileri yenisi ile değiştiriveriyoruz.

Her hafta çamaşır suyu ile evlerimizi köşe bucak sildiriyoruz sonra.  Gıcır gıcır, hijyenik, olabildiğince parlak ve ruhsuz evlerimizden Mon Ocle‘daki sterilizasyon laboratuarını andıran mutfağa selam çakıyoruz. Bizim olanın temizliği ile bu kadar meşgulken, tüm tozu pisliği camdan sokağa ya da alt katıtakinin başından aşağı silkeleyiveriyoruz. Arabamızda iştahla sigara püfürdetiyoruz da kötü kokulu izmaritlerine tahammülümüz yok, onları kaldırıma fırlatıyoruz. Fark ettim ki, sürekli oda kokuları sıkıyoruz etrafımızı saran kesif bok kokularına, tesisatı kırıp kökten tamir etmektense. Hep birlikte lağım çukuruna battıkça daha ağır parfümler sürüyoruz oramıza buramıza. İyice çekilmez oluyoruz.

Fark ettim ki, kafama takılanları paylaşırken baştan beri “biz” öznesini kullanıyorum. Oysa zaten hiçbir vakit tam olarak ait hissedemediğim toplulukların çok zamandır iyice uzağında duruyorum. Çoğunluk kokusu alıyorum ve “Biz” lerden koşarak uzaklaşıyorumArtık sizi “Siz” yapıyorum.

Ufacık adalar oluşturmaya girişiyorum sonra çevremde… En yakınlarımın bile yıllar var ki okumamış, yazmamış, kendinden başka kimseyi dinlememiş olduğunu algılıyorum. Sen ki hanidir parmak uçlarınla dokunduğun dudaklarını ezberden çizebilecek kadar sevmemişsin kimseyi, sarılmamış, kaçamak öpücükler vermemiş, kimsenin tenini koklamamışsın, benim sesimdeki rüzgarı mı duyacaksın?  “Olsun en azından aşk hep var” derken çokları için aşkın ancak kavuşulamayanla var olabildiğini fark ediyorum. İçimde bir delik açılıyor.

Fark ettim ki ben içimdeki boşlukları da dışardaki boşluklar kadar seviyorum. Birden tek ihtiyacımın Joan Miro gibi bir kaçış merdiveni bulmak olduğunu hissediyorum. Sessiz sedasız yıldızlara kaçış merdivenimin inşasına başlıyorum. İçimde bir yerlerde…

ılık bir bahar gecesi, evimiz, İstanbul 

The Beautiful Bird Revealing the Unknown to a Pair of Lovers 1941 Ressam Joan Miro

 

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir