Günlük Ağacı

 

Anadolu sığla ağacı (Liquidambar orientalis), Altingiaceae familyasından dünyada yalnızca Türkiye’de Fethiye ve Muğla civarında yetişen, 20 metreye kadar boylanabilen, görünüş olarak çınara benzeyen, uzun ömürlü bir ağaçtır.  Biz ona ‘Günlük Ağacı’ deriz.

Ben ağaçları çok önemserim. Gördüğüm her ağaca mümkünse dokunur, meyvelerini inceler, yapraklarından hangi ağaç olduğunu tahmin etmeye çalışırım. Ağaç kesmenin insana zarar vermekten pek farklı olmadığını düşünürüm mesela, cezası da insan öldüreninki kadar ağır olmalı. Hatta geçenlerde şöyle bir karara vardık: Bir varlığa tapmamız zorunlu olacak ise, kuşkusuz o bir ağaç olmalıdır. (400 milyar  ağaçtan birini seçebilirsiniz, türde zorlama yok.)

Ağaçları severim, onlara sarılırım, kalplerini dinlerim. Bir tek günlük ağacından korkarım. Görüntüsü ile yirmili yaşlarımda, Antalya – Fethiye yolculuklarında, kokusu ile ise çocukluğumun yaz akşamlarında tanıştığım günlük ağacından…

Küçükken yaz tatillerini geçirdiğim kasaba, Temmuz aylarında bunaltıcı havası ile Akdeniz ikliminin hakkını verirdi. “Yazları çok sıcak ve kurak.” Bazı akşamüstleri, kaldığım mahalleye tuhaf bir tütsü kokusu yayılırdı. Bu şekerli, odunumsu ve buruk kokuyu o zamanlar çok severdim.

Kaldığım ev sokağın hemen başında, tek katlı, beyaz kireç boyalı, küçük bahçeli ve oldukça bakımsız bir evdi. Üstünkörü yapılmış sıvası yer yer kabarır, denizliklerin altında uzanan yosunlar son kış sağanaklarının izini taşırdı.  Kapılar ve pencereler, acemice kümes telleri ile çerçevelemişti. Teller bizi, sıcak geceleri iyice kabusa çeviren sineklerden ve  ayrıca içinde akrebin de yer aldığı istenmeyen ziyaretçi böceklerden korurdu.Yaz tatilleri, bayramlar, rakılı aile ziyafetleri için toplanılan bu ev, genç bir kadının ölü bedenini ağırladı bahçesinde o yaz .

Bu sefer bizim bahçeden yayılan kokunun, yakılan günlük ağacı kabuklarından geldiğini ve günlük kabuklarının ölülerin ardından yakıldığını, işte o yaz, o akşamüstü, öğrendim. Küçüklüğüm o buhurda bitti, büyüdüm.

Dinlere, peygamberlere, kadere, mistik meselelere, ilahi adalete, kitaplara inanmam ben. Aklım erdiğinden beri böyle, iyiler öldü, kötüler kötülüğü ile kaldı hep. Gözümle tanık olduğum ne bir ‘keser döner sap döner‘ hikayesi, ne de adalet telakkisi yoktur. Sevgiye inanırım, dünyayı güzelliğin kurtaracağına, çocuklara, yıldızlara, kuşlara, doğaya, ağaçlara…Bir de rüyalara inanıyorum, on dokuz yıldır. İşte o anlattığım yazdan pek çok yaz  sonra, bir rüya gördüm çünkü. Sıcak bir yaz günü, bebeğine kendi canını verip gitmişti ablam. Şimdi ise karşımdaydı ve bana bir oğlan bebek uzatıyordu. Bembeyaz bir bebek! Birden burnuma günlük kokusu geldi, uyandım. Beş aylık hamileydim, doktor bebeğimin cinsiyetini doğuma kadar söylememekte kararlı idi. Ben de hiç merak etmedim. Ocak’ta oğlum doğdu. Bembeyaz bir bebek! 

Adını Ege koydum…

            bir kış akşamı, İstanbul 

 

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir