Sırdaş

Adım Deniz. Yirmi üç yaşıma gireli henüz bir hafta oldu. Günlerimi size göre boş ancak kendimce çok mühim işlerle geçiririm. Dalgaları saymak, yaprak toplamak, sokağın sesini dinlemek,  gelen geçenin yüzüne bakıp ne iş yaptığını tahmin etmek gibi.  Evdekiler sabah başlayıp gece yarısına doğru biten sokak mesaime ilk başta telaşlanmıştı ama artık alıştılar. Belki sessiz ve derinden süren yas dönemlerinde bir de benle uğraşmamak işlerine geldi ya da benim hayatta olmama bir şükretme biçimi bu göz yumma hali.

İkiz kardeşim Derin, benden üç dakika önce doğmuş ve bu üç dakikanın ona yüklediği ablalık vasfı nedeniyle yaşamı boyunca beni çekip çeviren, eksik bıraktıklarımı toplayan taraf olma görevini yüklenmişti. Parkta, anaokulunda, flüt çalmak zorunlu olan müzik sınavlarında, yemekhane sırasında,  yazlıkta kâğıt oyunlarında hep yenildiğimde, votkayı fazla kaçırdığımda ya da aşk acısından kıvranırken… Beni tamamlamaktan, toparlamaktan, taşımaktan hiç usanmadı. Üniversite yıllarımızda da bu böylece devam etti. Nihayet o akşam beni sevgilisi ile tanıştırmak üzere bir yemek ayarlamıştı.  ‘Unutma akşamüstü altıda’ dedi. Bir süredir staj yaptığı derginin editörüne kendi deyimiyle ‘kanı ısınmış‘, geceleri birlikte geliştirdiğimiz taktikler sayesinde onun dikkatini çekmeyi ve birkaç haftadır da birlikte olmayı başarmıştı.  Sandaletlerini bağlayıp kapıdan çıktı ve aniden dönüp ‘Sakın geç kalma!’ dedi. Sarı elbisesi, telaşlı bir buyurganlık içeren bakışı ve inceden gülümseyişi, Derin’den aklıma kazınan son görüntü oldu. Sevdiği adamı asla tanıyamadım…

Derin gittikten sonra hiç kimseyle konuşmadım. İçimdeki acıyı, salt yalnızlığı, ikiye yarılmışlığı, bir yarını kaybetmeyi, yarım kalmışlığı ifade edecek kelime bulamadım. Mesela burnunun direği sızlamak neydi ki benim sana duyduğum özlemin yanında? Umutsuzluk, karamsarlık, üzüntü, elem yeter mi?  Dilin zayıflığını keşfettiğimden beri susmayı seçtim. Susmayı ve sokağın sesini dinlemeyi.

Bu mahallede en çok sokak köpekleri ile anlaşıyorum. İlk başlarda korkardım köpeklerden. Onların gözlerinde acıma içeren yapmacık bir şefkat, arkamdan konuşma merakı ya da tedirgin – kaçamak bakışlar olmadığını anlayınca değiştim. Gözlerinde insanlarda olmayanları gördükçe sevdim sokak köpeklerini. Şimdi her sabah ve her akşam onlar bana eşlik eder. Mahalleden sahile, sahilden mahalleye. Parka gitmem hiç. Bazen deniz kenarındaki büyük ağacın dallarına tırmanırım, olan biteni oradan izlerim.

Mahallede köpekler dışında tek arkadaşım Fergan.  Nasıl dost olduğumuzu tam olarak hatırlamıyorum. İlk kez bir akşamüstü sahilde karşılaştık. Ben ciddiyetle dalgaları sayarken,  çakıl taşı toplamakla meşguldü. Ben de beyaz bir taş bulup ona uzattım.   Kötüler, kırık kalpliler, aynı sokağı paylaşanlar, aynı kitabı sevenler, iyi huylular, deliler bir şeklide bir araya gelir ya. Bizimkisi de onun gibi sanırım:  Tuhaf bir sessizlik ortaklığı. . .  Apartmanın önünde merdivende otururken gözlemlerim, akşamları en geç onun evinin ışığı söner.   Apartmanlarda tek başına ışık süzen pencereler hüzün verir bana tıpkı sokak lambaları gibi. Kimsesizliği hatırlatır ikisi de, ıssızlığı.

Fergan, her gün çok geç olmadan evden çıkar. Önümden geçerken kafasını hafifçe kaldırır, bana belli belirsiz gülümser.  Aynı yollardan geçerek dergiye gider ve çektiği fotoğrafları teslim eder. Kahkahayla güldüğünü gören yoktur ya da yüksek sesle birine küfrettiğini. Hep aynı sakinlikte ve uzaklıktadır. Yaşamla bağı gereklilikler üzerine kuruludur ve günlük dünyasında her şey  ‘yetecek kadar ‘ yer alır. Acıktığı için yemek yer,  ancak giyilemez hale gelince ayakkabısını yeniler, sağanak yağmadıkça her yere yürüyerek gider ve sadece karşısındakini kırmamak için sohbet eder. Birkaç kelime… Onunla bazı akşamüstleri sahilde karşılaşırız. Ben dalgaları sayarım ciddiyetle, o çakıl taşı toplar. Hep aynı biçimli taşlar; yuvarlak, yassı, büyükçe.  Arada sırada karşı kırtasiyeden boya alır. Bir de her ayın ikinci günü, arka mahalledeki mezarlığa gider. Elleri kış boyu üstünden çıkartmadığı siyah kadife ceketinin cebinde, sanki değerli bir şey taşır gibidir. Hızlı adımlarla gider. Gözleri daha da uzaklaşmış,  düşünceli ve sallanarak geri döner. Sonraki gün evden çıkmaz.

Kış geldiğinde kedilere ev yaparız Fergan’la. Yazın su kaplarını yenileriz. O da benim gibi bu tip önemli işleri yapmaya bayılır. O arada hikâyeler anlatır, ben susarım. Geçen gün birlikte mezarlığa gittik. Başında kocaman bir defne ağacı ve üstüne yüzlerce farklı balık çizilip renk renk boyanmış çakıl taşlarından bir mezar. Cebinden çıkan iki taştan boyalı olanı önce bana gösterdi; ‘ Bak, kırmızı melek balığı bu,  Centropyge loricula !‘ dedi, sonra gözüne kestirdiği yere yerleştirdi özenle. Diğer taşı cebine geri koydu. Sevgilisi, Lara sahilinden getirdiği bu minik taşı hep cebinde sakladığını görünce, heyecanla söylemişti fikrini ona. Freni patlamış bir kamyonun altında kalmadan hemen önce…

–  Balıkları, kuşları, yaprakları çizsek tatillerde topladığımız taşların üzerine.  Sonra kocaman bir duvar yaparız onlardan. Renkli bir duvar.

‘O gün o kamyonun altındaki son nefeste her şey bitti. Boyalar, balıklar, yapraklar da bitti’  dedi.

O anda taşlar, sahil, geç vakte yanan ışık anlamını buldu  orda ya da büsbütün yitirdi. Fergan’ın gözlerinin rengi yayıldı ortalığa; masmavi bir hüzün. Birden, sanki başka hiçbir soru yokmuş gibi ama büyük bir merakla ‘ Adı neydi ‘ dedim. ‘ Sevgi ‘ dedi ‘ Ama sen ona küçük kara balık de, öyle sever’

Artık sadece arkadaş değiliz, sırdaşız da. O, bana onunla konuştuğumu kimseye söylemeyeceği sözünü verdi, ben de açacağı sergi için, bu akşam mahallede ona poz verme sözü. Sessizce yolumuza devam ettik.

Fergan : Işık saçan

1

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Günlük Ağacı

 

Anadolu sığla ağacı (Liquidambar orientalis), Altingiaceae familyasından dünyada yalnızca Türkiye’de Fethiye ve Muğla civarında yetişen, 20 metreye kadar boylanabilen, görünüş olarak çınara benzeyen, uzun ömürlü bir ağaçtır.  Biz ona ‘Günlük Ağacı’ deriz.

Ben ağaçları çok önemserim. Gördüğüm her ağaca mümkünse dokunur, meyvelerini inceler, yapraklarından hangi ağaç olduğunu tahmin etmeye çalışırım. Ağaç kesmenin insana zarar vermekten pek farklı olmadığını düşünürüm mesela, cezası da insan öldüreninki kadar ağır olmalı. Hatta geçenlerde şöyle bir karara vardık: Bir varlığa tapmamız zorunlu olacak ise, kuşkusuz o bir ağaç olmalıdır. (400 milyar  ağaçtan birini seçebilirsiniz, türde zorlama yok.)

Ağaçları severim, onlara sarılırım, kalplerini dinlerim. Bir tek günlük ağacından korkarım. Görüntüsü ile yirmili yaşlarımda, Antalya – Fethiye yolculuklarında, kokusu ile ise çocukluğumun yaz akşamlarında tanıştığım günlük ağacından…

Küçükken yaz tatillerini geçirdiğim kasaba, Temmuz aylarında bunaltıcı havası ile Akdeniz ikliminin hakkını verirdi. “Yazları çok sıcak ve kurak.” Bazı akşamüstleri, kaldığım mahalleye tuhaf bir tütsü kokusu yayılırdı. Bu şekerli, odunumsu ve buruk kokuyu o zamanlar çok severdim.

Kaldığım ev sokağın hemen başında, tek katlı, beyaz kireç boyalı, küçük bahçeli ve oldukça bakımsız bir evdi. Üstünkörü yapılmış sıvası yer yer kabarır, denizliklerin altında uzanan yosunlar son kış sağanaklarının izini taşırdı.  Kapılar ve pencereler, acemice kümes telleri ile çerçevelemişti. Teller bizi, sıcak geceleri iyice kabusa çeviren sineklerden ve  ayrıca içinde akrebin de yer aldığı istenmeyen ziyaretçi böceklerden korurdu.Yaz tatilleri, bayramlar, rakılı aile ziyafetleri için toplanılan bu ev, genç bir kadının ölü bedenini ağırladı bahçesinde o yaz .

Bu sefer bizim bahçeden yayılan kokunun, yakılan günlük ağacı kabuklarından geldiğini ve günlük kabuklarının ölülerin ardından yakıldığını, işte o yaz, o akşamüstü, öğrendim. Küçüklüğüm o buhurda bitti, büyüdüm.

Dinlere, peygamberlere, kadere, mistik meselelere, ilahi adalete, kitaplara inanmam ben. Aklım erdiğinden beri böyle, iyiler öldü, kötüler kötülüğü ile kaldı hep. Gözümle tanık olduğum ne bir ‘keser döner sap döner‘ hikayesi, ne de adalet telakkisi yoktur. Sevgiye inanırım, dünyayı güzelliğin kurtaracağına, çocuklara, yıldızlara, kuşlara, doğaya, ağaçlara…Bir de rüyalara inanıyorum, on dokuz yıldır. İşte o anlattığım yazdan pek çok yaz  sonra, bir rüya gördüm çünkü. Sıcak bir yaz günü, bebeğine kendi canını verip gitmişti ablam. Şimdi ise karşımdaydı ve bana bir oğlan bebek uzatıyordu. Bembeyaz bir bebek! Birden burnuma günlük kokusu geldi, uyandım. Beş aylık hamileydim, doktor bebeğimin cinsiyetini doğuma kadar söylememekte kararlı idi. Ben de hiç merak etmedim. Ocak’ta oğlum doğdu. Bembeyaz bir bebek! 

Adını Ege koydum…

            bir kış akşamı, İstanbul