Gülümse

Sen gittiğinden beri, tıpkı kırk yıl önce söz verdiğim gibi, gülümsemekten hiç vazgeçmedim. Çünkü biz birbirimize sözler verir ve tutardık. Kendi yazdığımız, ikimize ait bir anayasamız, iki kişilik bir alfabemiz, kalabalıklar arasında birbirimizi anlayabilmek için kullandığımız özel bir dilimiz vardı bizim. Herkes yağmurdan kaçarken,  biz yüzümüzü ıslatsın diye kapılarımızı açardık. Birbirimize çiçek yerine pasta alır, çiçekleri ise suluboyadan yapmayı tercih ederdik. Başkalarının sevgisi karat ve dolara endeksliydi belki ama bizim aşk birimimiz planktonların sayısıydı ya da yıldız tozlarının.

Bazen sinirli, bazen ağlamaklı bazen müstehzi… Ben senin yanında iken hep güldüm. Şairin dediği gibi belki bulutlar gitmez, iklim değişmezdi ben gülümseyince. Ama ben güldüm ve sen beni dünyanın en güzel gülen insanı olduğuma inandırdın.

Aslında çok sevdiğimiz ama bir türlü anlaşamadığımız şehirden ayrılıyorduk. Belki de şehir bizi çiğnemiş çiğnemiş ve sindiremediği için tükürüp atmıştı, bilemiyorum. Önce ben yola çıktım, ortalığı toparlayıp yerleşecektim,  sen de hemen ardımdan gelecektin. Tam üç ay işlerini toparlayamadın. O kadar çok üzülmüştüm ki… Ama bir gece, masada iki beyaz mum ve elinde iki kadeh ile seni karşımda görünce, gözyaşlarıyla güldüm sana. Üzüntümü unuttum, boynuna sarıldım ve güldüm.

Kızımız doğalı dakikalar olmuştu. Yorgun, halsiz ve en önemlisi saçım başım dağınık haldeydim. Tam da o anda, elinde makinenle beni fotoğraflamaya çalışmana o kadar çok kızmıştım ki… Ama birden ayağın yatağa takılıp düşeyazınca kahkahalarla güldüm sana. Kızgınlığımı unuttum, elini tuttum ve güldüm.

Renklerin solduğu, her şeyin tadını kaybettiği, zulüm ve karanlık dolu günlerden geçiyorduk. Yaşam sanki elimizden hızla kayıp gidiyordu. Sokakta birbirinden huysuz ve asık suratlı kalabalıklara bakıp huzursuzlanırdım. Her umutsuzluğa kapıldığımda elimden tuttun, ikimize camdan bir akvaryum yaptın. İki kişilik bir dünya… Umutsuzluğumu unuttum, gülümsedim sana.  Omzuna yaslandım ve gözlerimin içiyle güldüm.

Bazen sinirli, bazen ağlamaklı bazen müstehzi. Ben senin yanında iken hep güldüm. Ben güldüm ve sen beni dünyanın en güzel gülen insanı olduğuma inandırdın.

Sen gittiğinden beri sevgilim, kimi zaman fotoğraflarımıza baktım, kimi zaman sana söylediğim şarkıları mırıldandım kendi kendime. Her akşam koltuğumda gözlerinin içine bakıp sana o günümden bahsettim, kırk yıldır olduğu gibi. Buradaki herkes bana tuhaf bakıyor, kendi kendime konuşup gülüyorum diyeymiş.  Oysa bilirim ki insanlar en çok kendi isteyip de yapamadıklarını yapanlara kızgınlık duyarlar. Aslında kendilerine kızarlar; yürümek varken durmayı, sevmek varken nefret etmeyi, gülmek varken somurtmayı seçtikleri için. Kendilerine kızar ve sana deli derler. Olsun sinirlenmiyorum ben onlara, delilik işime geliyor.

Ah..artık hafızam gibi gözlerim de yavaş yavaş beni terk ediyor. En çok da sana eskisi kadar sık yazamamak üzüyor. Biraz da eski yazdıklarımızı okuyamamak ve şimdi olduğu gibi hemen yoruluvermek… Unutmadan sevgilim, fotoğraf makinanı torunumuza verdim. Gözü gibi bakıyor, meraklanma. Ona da sana yaptığım gibi komik pozlar veriyorum. Geçenlerde fotoğraflardan birini getirdi, bak deftere onu da iliştirdim. Biliyor musun her gelişinde bana en sevdiğim jöleli şekerlerden getiriyor.

Bir de; o da bana sürekli ‘Gülümse!’ diyor ‘ Çekiyorum

IMG_0054

 

Tebessüm ya da gülümseme (İngilizce: smile) anlama gelen fizyolojide özellikle ağzın iki kenarındaki ve gözlerin çevresindeki kasların hareketiyle oluşan bir yüz ifadesidir. Gülümseyen bir simaya veya sık sık gülümseyen bir kişiye “mütebessim” veya “güleç” denir.

vikipedi

  bir kasım akşamı , İstanbul 

FacebookTwitterGoogle+Paylaş