Bugün Aklımdan Geçenler

İnsanları neden boyu, saç rengi, kilosu ile tasvir ediyoruz, bir başkasına tanıtırken neden sadece onun mesleğinden, mevkinden bahsediyoruz?

Mesela “Koca çınarların gölgesinde ama kendi başına yetişmiş bir kestane ağacı gibidir” ya da “En ufak rüzgârda çiçeklerini döküveren kırılgan erik ağacıdır” desek.

“Sessiz ve incecik bir çisenti bırakan gri dev bir yağmur bulutudur, konuştukça yağış da sağanağa döner” desek.

Ya da; “İlk söylenen Merhaba gibidir, sonrasında ne ile karşılaşacağını bilmesen de meraklı bir umut barındırır”

Neden yeni doğmuş bebeğin, annesine mi babasına mı benzediği meşgul eder günlerimizi, o her şeyden çok bir lavanta tarlasına, ilk sabahta ormana düşmüş bir çiğ tanesine, Bach Air’in ilk notasına benzerken.

Bir insan diğerine “Zeytin gözlüm” der de, “Zeytin Ağacım” diye neden sevemez? O zeytin ki, meyvesi, yağı, yaprağı yetmedi gövdesi, her yanından bereket fışkıran yüz yıllık mucize.

***
Eğer dünyaya birkaç kez daha gelme şansım olsaydı, önce bulut sonra da günebakan olmak isterdim.

Bundandır ki beni hiç anlatamazsan, Günebakandı diye anlat tanımayanlara. Ya da en azından ılık bir yaz ikindisi meltemi…

bir türlü gelmeyen bahar, İstanbul 

Farm garden with sunflowers by Gustav Klimt
FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Gece ve Salon Dolabı Hayvanlarının Düşündürdükleri

Bu fotoğrafları, geçende dolabı toplarken çektim. Sol baştaki at Işıl’a hediye gidecekti bir yılbaşında, poşeti düşürdüm, arka ayağı kırıldı. İnek, tek boynuzu ile barışık, son dönemin modası “kusurları sevmek ” akımının baş temsilcisi gibi havalı dursa da, özensiz bir konuk elini çarptı, onun da iki ayağı kırık. Attan ödünç aldığı ayağı kullanıyor. Koyun sağlam…Ama o da koyun zaten. Yani, tek başınayken kusurları alenen görülse de yan yana iken bize oldukça sevimli gelen hayvancıklar bunlar.

Bence bu yaşlarda pek çoğumuz şu oyuncaklar gibiyiz artık. Sebepleri çeşitli de olsa hepimizin halihazırda birer kırığı, en azından birkaç yara beresi var. Hepsinin oldukça farkında, onlarla oldukça barışık ve saklamaksızın yaşamayı öğrendik. Benzerlerimizle biraz daha gruplaştık. Farkında olmasak da bir aradayken kimimiz bir diğerinin yarasına iyi geliyoruz, kimimiz başka kırıklardan kendimizdekine destek alıyoruz. Birbirini anlamak, biraz da birbirini tamir edebilmek demek.

Ya da, bir arada durmanın (çabalamanın-savaşmanın-paylaşmanın) yarattığı illüzyon, yıpratıcı kişisel kusursuzluk yolculuğundaki yol üstü dinlenme durakları, belki de.


yeni evde bahar gelirken, gece, Istanbul

Yeni Bir Yıla Hazırlanırken

Büyüdük mü neden bilmem ama sevinçle yenisini beklediğimiz yıl sonları, bende bir süredir yerini “şu yıl bir an önce bitse” duygusuna bıraktı. 2016 yılı da beklediğimden daha sıkı bir performansla yaşadığımız en ağır yıl olarak “bitse de gitsek” yılları arasına yerleşti. Yıl biterken, benim gibi her geceyi, o gün olanlardan başlayıp haftayı, ayı, yılı ve en sonunda tüm hayatını gözden geçirerek bitirenler bile, farkında olmadan yılın muhasebesini yapmaya başladı.

Benim bu yılı düşünürken aklıma, görüntüsünü ekrandan izlemeye bile dayanamadığım tırtıllar geldi. O tiksindiğim tüylü yaratıkların nasıl da zarif kelebekçiklere dönüştüğünü ve o kelebekleri de ne kadar çok sevdiğimi düşündüm. O nedenle bu yılın kapanışını “kötü”lerle yapmak istedim.

Öncelikle, hayatımıza girenler, biraz kalanlar. Ardından çıkanlar. Bizi üzenler, üzdüklerimiz. Bazı adamlar ve bilhassa bazı kadınlar… Sonra “İş yapmaktan hiç yorulmadım, insanlarla uğraşmaktan yoruldum” klişesini bana da söylettiren “üst düzey” kötülerle dolu ve “çoğunlukla benim haklı olduğum ama hep sizin kazandığınız” iş hayatı… Ardından her grubun bir alt grubu, o alt grubun da başka birkaç alt grupları olduğu oysa ki ortalıkta sadece “çok güzel çıkan burju”ların dolaştığı sosyal medya. Herkesin herkesi herkesle mutlaka bir yerlerde çekiştirdiği ve yine de herkesle çok iyi geçindiği sanal alem, belki de gerçek hayatın ta kendisi… Son olarak, iyice çirkinleşmiş ve gayet doğal olarak yalnız kalmış ülkem. Yıllarca vermek zorunda kaldığım mücadeleleri geçtim, bizi her sabah birbirimizden ayrılırken, bu belki de son görüşmemizdir kaygısı ile birbirimize sıkı sıkı sarılmaya alıştıran cehennem…

Hepinize çok teşekkürler. Nesli tükenmekte olan biz dürüstgiller familyasına haddimizi iyi bildirdiniz. Bir yandan bizi bu kadar yaralarken, bir yandan daha doğru düzgün plan yapmayı bilmeyen bizim gibilere, B ve hatta C planı yapmayı öğrettiniz.

Velhasıl; olmasaydınız keşke ya, oldunuz. Belki de; siz olmasaydınız biz de bu kadar şimdiki biz olmayacaktık. Gerçekten sağ olun “canımslar!”

Kötü haber! Size rağmen biz, 2017’de de minicik iyilikleri aramaya, onlara odaklanmaya ve onlara tutunmaya devam edeceğiz. Dışarıdan bakınca, gözlerini kısmış, oraya buraya koşuşturan, gözlüksüz ama ileri derece miyopi ahmaklar gibi görünsek de içinde olduğumuz dipsiz karanlıktan çıkmayı başarana kadar aranmaya devam…

Görünmeyeni Seçenler ya da Dönüşü Muhteşem Olacaklara

Tek başına “hikayenin” varlığı bile kahramanı güzelleştirmeye yeter bi’ şeyken, kendi yazdığınız hikayede yahut başkalarının hikayelerinde baş kahraman olmak çok güzel. Sosyal medya sağ olsun, neredeyse her gün başka bir kahramanlık duyar olduk; burayı fethetmeler, oradan başarı ile dönmeler, şurada çok sevilmeler. Bir de görünmez kahramanlar var oysa, zaman zaman, kendi rızasıyla ya da zorunda kalarak görünürlüğü bırakanlar. Edilgin ya da çekilmiş değil de görünmez olmayı seçenler. Onların anlattıklarında, suratınıza suratınıza vurmadığı için hiç de dikkatinizi çekmeyen naif ayrıntılar var çünkü. Örneğin çoğunun cümlesi ben yerine biz diye başlıyor, dokunuşu biri baş kahraman olmak üzere en az iki kişiyi etkiliyor.

Beklerken

Eski bir arkadaşım ‘yaratıcılık için öncelikle tok bir karin gerek’ derdi. Yasam boyu açlık sınırında-fakirlik içinde kıvranan buyuk sanatçıları düşününce, önermesinin pek doğru olduğu söylenemez. Ama yine de kendi lügatında ‘tok karnın’ rahat bir kafaya karşılık geldiğini varsayarak, söyleminde ufak bir haklılık payı olduğunu kabul edebiliriz sanırım. Neyse ki yaratıcılık hakkında çok daha derin ve doyurucu metinler var ve okuduklarım arasında benim en çok ilgimi çeken ve en çok inandığım ‘yaratıcı karşılaşma’ meselesi üzerine yazılanlar. (Yaratıcı karşılaşma, örneğin defterinize not aldığınız paragrafları allayıp pullayıp yazılarınıza yedirerek yazarcılık oynamaktan çok daha fazlası tabi :)) Neyse…

Tümünden bağımsız olarak, bana göre yaratma-üretme isteğinin özünde biraz da inanmak yatıyor; kendine, bir ideale, dünyaya, değişime ve senden çıkanla kendini ve dokunabildiğin üç beş kisiyi değiştirebileceğine inanmak…Güzel günler görmeyi umut etmek, sevdiğin ama seni bir türlü yeterince sevmeyen kadının gözüne girmeye çalışmak, en önemlisi ölümün koyduğu sınırı, yine ürettiğinin ölümsüzlüğü ile sınırsızlandırma çabası…İşte bundandır, bu aralar pek çok cümleyi yazıp yazıp silmem ya da metinleri taslak olarak bir yerlere kaydetmem. İnancın ve umudun soluk yüzünü tekrar göstermesini beklediğimden…

Az

I.

“Bana az vermeyi öğretmemişler ki. “Yok” kavramını iyi bilirim de, varken vermemek hiç anlatılmadı. Sevmemeyi (hatta nefret etmeyi) anladığımda epey küçüktüm, ama az sevmeyi bilmem, bilemem. Çocukluğuma dair en erken hatırlayabildiğim hikaye, çok sevdiğim minik bir arı üzerinedir mesela.

Ufacıktım, camdan bir arı girmişti, ben onu çok sevmiştim, daha da çok sevebilmek için arıyı yakalamaya karar verdim, avucumun içine alıp onu sevgiyle sıkıştırmaya başladım, ben arıyı avucumda sıktıkça o beni soktu, arı beni soktukça ben avucumda onu daha da çok sıktım. Sonuç: Arım çok geçmeden aşırı doz sevgiden öldü, ben bir süreliğine elimi kullanamaz hale geldim.

Neyse ki en azından öldürmeden sevmeyi öğrenecek kadar büyüdüm. Ara ara avuçlarımın sızısından ağlayacak gibi olsam da evde kurulan sofralara dolapta-elde-evde var olanın tümünü masaya koymak, içten gelen şarkıyı, içten geldiği anda ve içten geldiği şekliyle ortalıkta sesli sesli mırıldanmak, akşamları eve dönüp günü olanca ayrıntısıyla ama mutlaka bir solukta anlatmak, yeni olana-bilgiye-bilgeye sonsuz heyecan ve merak duymak gibi, vazgeçilmez bir alışkanlık benim için “çok sevmek”. Az’ın çok olamadığı tek şey…” dedi kadın. Gülünce ortaya çıkan çizgilerini gizlemek için elini sağ yanağına götürürken…

bir gece, İstanbul

Ölüm Varsa Bu Dünyada Zulüm Var

-içimden geçenlerin kısa özeti, devamı gelecek-

Gazetelerin hala okunur olduğu ve Pazar kahvaltılarında keyif çayının yanında olanca tembelliğiyle yerini aldığı yıllarda, en çok dikkatimi vererek okuduğum bölüm, ölüm ilanlarıydı. İlanları okurken, o insanların nasıl bir hayat yaşamış olduklarını tahmin etmeye çalışır, öyküler kurardım kafamda. Hepsi bitince, sıra bana gelir, başka başka kişilerin, kurumların ve tanıdıkların ağzından kendi ölüm ilanımı yazardım. O zaman kafamda kurduklarımı bir yerlere not etmediğim için şimdilerde pişmanım. Geçende bu eksende bir öykü yazmak aklıma düştü, araştırırken gördüm ki artık gazete ya da belediyelerin sayfalarından online ilanlar yayınlanır olmuş. Çoğu soğuk  birer ad-soyad ve yer bilgisinden ibaret…

Kötü adamların neredeyse her gün gencecik çocukları katledip ölümü giderek normalleştirdiği bu coğrafyaya rağmen, ben uzun süredir ölüm fikrine alışmaya çalışıyorum. Olmuyor. Geçen hafta, hiç yazamasa en azından her doğum günümde “Sen hep mutlu ol Özlemim” diye mesaj atan eski dostum Hikomu kaybettiğimden beri, yaşamda her şeyin geçici ve dolayısı ile her çabanın da gereksiz olduğu düşüncesi zihnimde içinden çıkılamaz bir hal aldı. Yaşamımda belki de ilk kez sevdiklerimi kaybetme kaygısının yanında ölümlü halimin çaresizliği ile de baş etmeye çabalıyorum.

-Benden geriye kalanlara ne olacak peki? Eşyalar tamam da duştan çıkıverdiğinde burna çarpan sabun kokusu, isli çayın dilini yakan ilk yudumu, sarhoş kahkahalar, gülmekten çizgi olmuş gözler, yanağına değen soğuk kırmızı burun, film izlerken akan bir damla gözyaşının tuzlu tadı, bedenin koltukta bıraktığı iz, sağ yanaktaki gamzenin hikayesi…nereye gidecek? Bunca yazmalar, okumalar, bilmeler, bilememe sancıları ne olacak?-

İnsanın kendi ardından verilen ölüm ilanlarını okuyamaması, kendi cenaze törenine katılamaması ne büyük haksızlık! Bunları yapabilsek belki de yüzleşmek daha kolay olacak ölüm ile, ölümlülüğümüz ile. En az ilanlar kadar kafamı meşgul eden diğer şeyi, kendi cenaze törenimi düşündüğümde, arka sıralarda fazlaca alıngan olduğumdan dem vuranları, hala Ekmeleddin’e oy vermediğim için söylenenleri, inançsızlığıma vahh’layanları, şiir sevmemi ya da hemen ağlayıvermemi ti’ye alanları duyar gibi oluyorum. Hepsinden öte hikayenin sonuna gelindiğinde arkamdan sadece “İyi kalpliydi” dedirtebilmeyi umut ediyorum. “İyi insandı be!”

Yazanın notu : Artık hiçbiriniz benden önce gitmeyin lütfen! Söz mü?

evimizin ilk sonbaharı, akşam, İstanbul

Kusursuz Bir Plan Aranıyor

Açık konuşmam gerekirse, son yıllarda bu eve giren çıkan pek çok kadın oldu. Ben de bazılarının kucağına atlayıp sırnaşıklık yaptım, bazıları ile koyun koyuna uyudum, bazen tüm sevimliliğimi takınıp bir fotoğrafa poz verdim. Çünkü emindim, nasılsa çekip gideceklerdi. Nitekim geldikleri gibi gittiler de. Ama o kaldı.

Z. ile ilk karşılaşmamız Haziran ayında bir geceyarısı oldu. Osman onun için, “Gittiği yere kendinden önce gülüşünü ve o gülüşten yayılan sıcaklığı taşır” derdi. Neticede sıcak sevdiğim bir şeydi ancak benim için önce koku gelirdi ve bu kadın güzel kokuyordu. (Gülüşü mü? Umrumda değildi.) Aramızdakine ilk görüşte aşk denemese de hoşlanmıştım ondan. Bir an bile başıma bela olabileceğinden şüphelenmemiştim.

Osman çok mühim bir işi olmazsa evden pek çıkmaz, neredeyse tüm gün, rengi solup artık griye dönmüş siyah berjerin üstünde yaşardı. Oysa Z. ile tanıştıktan kısa bir süre sonra eve pek uğramaz oldu. Yalnız kalmak epey canımı sıksa da koltuğun tamamen bana kalması hoşuma gitmişti doğrusu. Zaten Osman artık evde iken de zamanını süslenmek ya da evi süslemek ile geçiriyordu. Bana gösterdiği ilgi gittikçe azaldı. Daha kötüsü eve Z. ile birlikte gelmeleriydi. O akşamlarda, bir görevi yerine getirircesine ruhsuz ve acelece oramı buramı mıncıklar ve kendi aralarında koyu bir sohbete dalarlardı. Mutfak, yemek, kanepe, çay, film derken bana da köşedeki sandalyede oturup olan biteni izlemek kalırdı. Geceleri ise yatak odası tamamen Z.nin kontrolüne verilir, çok geç olmadan kapanan kapı ne kadar yalvarsam, inlesem, ağlasam da sabaha kadar açılmazdı. Yavaş yavaş duruma sinir olmaya başlamıştım. Yine de Z.nin gözlerini kısıp, kasıtlı olarak incelttiği tuhaf sesiyle bana seslenmesi hala birazcık komiğime gidiyordu.

Evin her köşesinde Z.nin eşyaları ile karşılaşmaya başladığım an niyetini anladım ve hemen önlemler almaya koyuldum. Mesela ortaya bıraktığı ayakkabılarını önce orasından burasından iyice çekiştiriyor, yeterince zarar verdiğimden emin olunca da içlerine işiyordum. Lakin geç kalmıştım. Diş fırçasının sessiz sakin banyoda yerini almasıyla başlayan istila hızla yatak odasına yayılmış ve oradan da gökkuşağı rengi terliklerin salona yerleştirilmesi ile tüm evi kaplamıştı. Çok geçmeden Z. tamamen bizim eve taşındı. Durum yeterince kötüydü kötü olmasına da küçük odada beni fark etmeyip dalgınlıkla üstüme kapıyı kapatması bardağı taşıran son damla oldu. Dört günlük oda hapsi gözümü açmıştı. Artık iyi niyet göstermenin lüzumu yoktu. Savaş vakti gelmişti.

Neredeyse takıntı seviyesinde temizlik düşkünü olduğunu tespit ettiğimde, en bilindik silahıma sarıldım ve her bulduğum yere işemeye başladım. Sonra nokta atışlarına geçtim. İlk olarak pek sevdiği baykuşlu yastığı hedef aldım. O yıkıyordu ben işiyordum, o yıkıyordu ben bir daha işiyordum. Sonra gittiği ülkelerden alıp biriktirdiği oyuncaklara dadandım. Geceleri elime geçirebildiğimi ordan oraya fırlattım. Sağlam kalan oyuncakların camlı dolaba kaldırılmasıyla henüz başladığım kırma dökme atağı hızla geri püskürtülmüş oldu. Daha da ileri gitmek gerekti. Osman’ı dikkatle gözlüyor ve o evden çıkar çıkmaz halıya ya da koltuğa kusuyordum. Parkeye kusamazdım çünkü temizlemesi kolaydı. Z. elinde kocaman kolonyalı mendil paketi ve bir tomar kağıt havluyla peşimde koşarken sessizce ağlıyordu. Telefonda Osman’a “… sürekli kusuyor, çok endişeleniyorum, ne yapacağız” dediğini duydum. Fiziki eziyetin yanında verdiğim manevi eziyetten ziyadesiyle memnundum. Bana yaklaştıkça elini, kolunu, bacağını tırmaladım. Yeterince tırmalarsam ondan kurtulabileceğime emindim. Osman’ı yıllardır tırmaladığım halde yanımda ve sapasağlam ayakta olduğunu idrak edince bu saçma fikre inandığım için kendime kızdım. Geçirdiğim ameliyattan sonra -ki bu başka bir hikayenin konusu, onu da sonra anlatırım- halimi görünce, Z.nin yol boyunca ağlaması, ağrılarımla başa çıkmak için bana içten içe güç verdi. Her ne kadar narkozun etkisi ile duygusallaşmış ve ona birazcık acımış olsam da hiçbir uyuşturucu öfkeli benliğimi ele geçirecek kadar kuvvetli olamazdı, ancak düz yürümemi engelleyebilirdi.

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, eve gelen çocuklar da canımı çok sıkıyordu. Bu evde, kendimden başka, anlamsız sesler çıkarıp ordan oraya koşan, gürültücü, meraklı, oyunbaz bir tek varlığa dahi tahammülüm yoktu. Dahası bu orantısız mıncırma gücüne sahip çocuklar beni düpedüz kokutuyordu. Onlara bir kaplan gibi tıslayarak ve saklandığım kuytu köşeden asla çıkmayarak hadlerini bildirdim. Z. ise çocukları bu kadar sevmenin cezasını tabi ki sıkı bir işeme-kusma seansı ile çekti.

Uzun lafın kısası, tam altı aydır Z.den kurtulmanın yollarını arıyorum. Ne yaparsam yapayım onu pes ettiremeyeceğimi anladım. Yıkıldım ama yılmadım. Geriye tek bir seçenek kaldı: onu öldürmek. Günlerdir kusursuz cinayet planını arıyorum.

Bir kedi sahibinin sevgilisini nasıl öldürebilir ?

Acaba nasıl?

bir gece balkonda, İstanbul

 

 

Fark Ettim ki

Birkaç ay önce Ataköy sahilinden geçerken, fark ettim ki sahildeki tüm boşluklar beton bloklarla dolmuş. Taşındıktan sonra geçen bir buçuk yıllık sürede belli ki canhıraş bir yağmaya – cep doldurma işine girişilmiş ve  epey de hızlıca yol alınmış. Bulduğumuz her “boş”luğu doldurma güdümüz, boşluk doldurmacalı eğitim sistemimizden mi? Daha çok içimizdeki boşluklarla baş etmeyi, onları doldurmayı ya da onlarla yaşamayı bir türlü beceremediğimizden sanıyorum. Kenti – kentleri de düzenlemekten çok tıkıştırma fonksiyonu verdiğimiz dolaplarımıza döndürdük, her yer tıkış tıkış beton.

Ardından sürekli caddede yolunu arayan kirpiler görmeye başlayınca fark ettim ki artık bizden olmayanı yerinden yurdundan ediyoruz. Batı’da isek Doğu’yu, yetişkin isek çocukları, Sünni isek tüm diğerlerini… Doğayı, denizi, hayvanları yok ediyoruz. Kaybettiğimiz şey üç beş ağaç, birkaç kuş, birkaç boş alan, bir avuç gök parçası değil, fark ettim ki biz her gün küçük küçük evrenleri katlediyoruz.

Geçen ay eski ama tıkır tıkır işlemekte olan boyası dökük Budapeşte apartmanlarında eskimenin bozulmaya eş olmadığını gördüm. Fark ettim ki tıpkı boşluklar gibi eski’ye de tahammülümüz yok bizim.  Belli ki hatıradan da hafızadan da pek haz etmiyoruz, belleği olan kişilerden, mekanlardan, kentlerden hoşlanmıyoruz. Aramızda kaç kişi annesinin büyüdüğü evi torunlarına ve hatta çocuğuna gösterebilecek? Eskiyi yıkıp yenisini yapıyoruz, hafif rengi kaçanı atıp yenisini alıyoruz, şekeri biten sevgilileri yenisi ile değiştiriveriyoruz.

Her hafta çamaşır suyu ile evlerimizi köşe bucak sildiriyoruz sonra.  Gıcır gıcır, hijyenik, olabildiğince parlak ve ruhsuz evlerimizden Mon Ocle‘daki sterilizasyon laboratuarını andıran mutfağa selam çakıyoruz. Bizim olanın temizliği ile bu kadar meşgulken, tüm tozu pisliği camdan sokağa ya da alt katıtakinin başından aşağı silkeleyiveriyoruz. Arabamızda iştahla sigara püfürdetiyoruz da kötü kokulu izmaritlerine tahammülümüz yok, onları kaldırıma fırlatıyoruz. Fark ettim ki, sürekli oda kokuları sıkıyoruz etrafımızı saran kesif bok kokularına, tesisatı kırıp kökten tamir etmektense. Hep birlikte lağım çukuruna battıkça daha ağır parfümler sürüyoruz oramıza buramıza. İyice çekilmez oluyoruz.

Fark ettim ki, kafama takılanları paylaşırken baştan beri “biz” öznesini kullanıyorum. Oysa zaten hiçbir vakit tam olarak ait hissedemediğim toplulukların çok zamandır iyice uzağında duruyorum. Çoğunluk kokusu alıyorum ve “Biz” lerden koşarak uzaklaşıyorumArtık sizi “Siz” yapıyorum.

Ufacık adalar oluşturmaya girişiyorum sonra çevremde… En yakınlarımın bile yıllar var ki okumamış, yazmamış, kendinden başka kimseyi dinlememiş olduğunu algılıyorum. Sen ki hanidir parmak uçlarınla dokunduğun dudaklarını ezberden çizebilecek kadar sevmemişsin kimseyi, sarılmamış, kaçamak öpücükler vermemiş, kimsenin tenini koklamamışsın, benim sesimdeki rüzgarı mı duyacaksın?  “Olsun en azından aşk hep var” derken çokları için aşkın ancak kavuşulamayanla var olabildiğini fark ediyorum. İçimde bir delik açılıyor.

Fark ettim ki ben içimdeki boşlukları da dışardaki boşluklar kadar seviyorum. Birden tek ihtiyacımın Joan Miro gibi bir kaçış merdiveni bulmak olduğunu hissediyorum. Sessiz sedasız yıldızlara kaçış merdivenimin inşasına başlıyorum. İçimde bir yerlerde…

ılık bir bahar gecesi, evimiz, İstanbul 

The Beautiful Bird Revealing the Unknown to a Pair of Lovers 1941 Ressam Joan Miro

 

Sayıklamalar-I

 

Radyodan hiç şarkı tutmamış kendine ya da aşık olduğu kadınla ortak şarkısı olmamış insanlar var bu dünyada. Yağmura şemsiyesiz çıkmamış, ağzını açıp yağan karları yutmaya çalışmamış, mezun olduktan sonra neredeyse hiçbir eğitim almamış, mesleği ile ilgili bir etkinliğe katılmamış, hani uyduruk birkaç seminere dahi gitmemiş ve hatta doğru dürüst kitap bile okumamış insanlar var. Hiç aşk mektubu yazmamış. Aşık olmamış aslına bakarsanız matematik en çok orada çalışmış. Bir gün kafa tatili verip iş yerine karısıyla sabah uzun uzun sevişmeyi seçmemiş. İçip içip kimseye mesaj atmamış. Bach ile Mozart’ı ayırt edemez ama liseden beri takip etiği rock grubunun konserini tabi ki -Lounge’da viskisini yudumlayarak- izler.

Vatan, millet, Sakarya var ama gözünün önünde bir halk soykırıma uğrarken çıt yok. En iyi bildiği sınır Misak-ı Milli, onun da yok olduğundan haberi yok…

 sıradan bir İstanbul akşamı, Şubat sayıklaması