Ev

Okumaya 5 yaşımın bitimine tam 28 gün kala, bir yılbaşı gecesinde başladım. Daha doğrusu, okuyor olduğumu yakın çevreme o gece duyurdum. Kitap “Bu bir kümes. Tavuğun evi kümestir” diye oldukça komik başlayıp, “Herkesin bir evi vardır. Ama Filistinlilerin evi yoktur.” diye ağır iki cümle ile bitiyordu. Son cümleye geldiğimde masadakiler duygulanmış ve şaşırmış, Rıfat Amcam -tabi ki- çoktan ağlamaya başlamıştı. Babam ve abim sakince gülümsüyordu. Annem muhtemelen mutfakta bir şeyler hazırlamakta olduğundan, cümlenin sonuna yetişti. O sırada ben, başardığım şeyin oldukça normal olduğunu düşünmekteydim ve yaptığımın bu kadar takdir edilmesine anlam veremedim. Hatta azıcık utandım.

Okuduğum ilk kitap, içeriğinin yanında, pek çok yönden yaşamıma damgasını vurdu. Örneğin, tüm yaşamım boyunca, tıpkı o gece gibi, zor olanı başarmayı olağan buldum ve övgü almaktan nefret ettim. Oysa, kitabı bitirince afili bir selam verip üstüne bolca alkış almadan ‘sahneyi’ terk etmeseydim, sonrasında yaptığını abartmanın başarmaktan daha önemli olduğu günümüz dünyasına kolayca uyum sağlayabilirdim. Belki hiç acele etmeyip tıpkı Ege gibi ancak birinci sınıfın sonlarına doğru okumayı sökmeliydim, Behrengi kitapları yerine Ayşegül serisinden minnoş kitaplar seçmeliydim. Hatta okulu her sene ilk üç sırada bitiren ve ödüllendirilmeyi aklından bile geçirmeyen Özlem değil de bütünlemeye kalmadığı tek dönemde başarısına karşılık babasına bisiklet aldıran lise arkadaşım Begüm olmalıydım. Olamadım…Treni o gece kaçırdım.

Uzun zamandır -yani beş yaşımdan beri- evler hakkında düşünmeye devam ediyorum. Herkesin barınma hakkına sahip olduğunu, herkesin bir evi olması gerektiğini öğrendiğimde küçücüktüm. Biraz büyüyünce, her yıl hatrımızı soran ev sahiplerimizden, aslında herkesin evi olamadığını, bazılarımızın o evlerde kiracı olduğunu öğrendim. Zamanla evin dört duvardan daha fazlası olduğunu anlayıp, ait olduğumu hissedebileceğim bir yer-yurt-ev aradım kendime. Yeterince büyüyünce hiçbir yerin evim olamayacağını kabullendim. Ege ile birlikteyken o neredeyse ev de orası oldu bana. “İnsan nasıl insan oldu” kitabında “Evlerin tarihini yazsaydık, mağaradan başlamamız gerekirdi. Doğa yapısı olan bu evi, insan hazır olarak bulmuştu” diye okumuştum. Yani, Neolitik çağda yaşıyor olsaydım, duvarlarına hayvan resimleri çizdiğim bir mağara evim olacaktı. Göçebe olsam kara kıldan bir çadır, haremde belki mermer tabanlı bir oda. Balkonlu-balkonsuz, aydınlık-karanlık, ortalama İstanbul’da yüz, Londra’da kırk beş metrekare olan evler, bazen bizi besleyip iyileştiren faydalı birer koza, zaman zaman da hapsolup kaldığımız tabutlarımız.

“Herkesin bir evi vardır.”

Benim evim; kafamı çarpmayayım diye Ömer’in dörtte biri özenle oyarak rafın sivri köşesine yapıştırdığı küçük şarap mantarı, yemek yaparken mutfağın kapısında yalanarak beni bekleyen Püskül’ün pürtüklü dili, Ege’nin henüz uyanamamış sağ gözüdür.

Hepsini kilometrelerce geride bıraktığıma göre, sahi şimdi benim evim neresi?

“Eski evde kurutulmuş” kokan henüz giyilmemiş iki-üç tişört…

Bir valiz…

Gökyüzü ve birkaç bulut mu?

” Duygular, duygular, duygular. Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaktaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara. Hangi sonsuzluğa. Git.”

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü

Fotoğraf: Ömer Kanıpak

  yabancı bir evde serin bir yaz akşamı, Londra

 

Share

Fırfır

Babam revire çıkıyor!

O dönem Mamak’ta kalanların yakınları için “revire cıkmak” sevinçle karşılanan bir haber. Senin lehine hiçbir şey kurala bağlanmış değil, garantisi yok. Beklersen belki revir arabasına binmene izin verebilirler, babanın elini tutabilirsin, göğsüne kafanı yaslarsın. Bu ihtimal için gece Antalya’dan otobuse biner sabah Ankara’da olursun. Şansın varsa babanın kucağına oturabilmek demektir onunla revir arabasında olmak.

Babam revire çıkıyor! Sonunda bir yıla yakındır görmediğim babamın kucağına oturmuşum. Üstüme ilk kez Rıfat Amcamın düğününde giydiğim kat kat fırfırlı elbisemi giymişim. Elbisenin minik mavi çiçeklerinin aksine; basık, karanlık, havasız bir arabada yol alıyoruz. Bir elimle fırfırların ucundaki danteli oynuyorum. Mutluyum. Sonrası boşluk.

Yıllar sonra bir terapist “Çocukluğunuzdan akliniza gelen ilk şey” dediğinde, “Aklıma gelen ilk şey mavi elbisemin çiçekleri ve kelepçe” diyorum. “Babamın kucağına oturmuşum, ustumde firfirli elbisem var, bir elimle fırfırların ucundaki danteli oynuyorum. Öbür elime değen kelepçe, soğuk”

Ona neden küçücükken Serap Ablamla oynarken birden havuza düştüğümden ve boğulmaktan son anda kurtulduğumdan bahsetmediğimi bugün bile anlayamıyorum.

Artık derin yaraların onları yok sayarak iyileştirilemediğini, insanın onlarla yaşamayı öğrendiğini biliyorum. Parklarda cocuklarin gözlerinde; o günkü  aklıyla en güzel elbisesini giyerek babasına mutluluğunu göstermeye çalışan minik kızı arıyorum. Yanına gidebilsem şimdi…Yanağını hafifçe okşayıp “Yüzünü dökme küçük kız, her şey onların suçu” diyebilsem keşke… Omzumdan bir yük daha kalksa…

sıcak bir yaz günü, Londra

Fotoğraf: Ömer Kanıpak
Share

Muzlu Pasta

Karşı apartmanda annemden biraz yaşlıca bir kadın yaşıyor. Adının Sevim olduğunu tahmin ediyorum. Yaşıtları gibi onun da ocağın yanına dizdiği pötükare kapaklı baharat kavanozları, duvarda asılı üç boy cezve takımı, yaz kış mavi led ışıklı bir çubukla kargalardan koruduğu domates fidanı, elle yazılmış ve yemeğin malzeme miktarı, püf noktaları, soğuk fırına mı sıcak fırına mı sürüleceğinin yanı sıra bu tarifin kimden alındığını da not ettiği tarif defterleri var. O da Çerkes tavuğu yapmanın neredeyse bir sanat eseri ortaya koymak kadar özen gerektirdiğini iddia ediyor.

Bazı anneler için menekşenin suyunun direkt mi, dolaylı mı verileceği, dünyadaki pek çok şeyden daha önemlidir. Bazısı kendi çocuğu fazladan bir köfte daha yesin ister, çocuğu okulda birer tane dağıtılan fındık poşetinden ikisini daha cebine sokuştursun… Bazı anneler tabağına yemeğin en azını, etin en yağlı, işe yaramaz yerini alır mesela. Bu kabullenilmiş çekinikliğe tanık olmanın ilerleyen yıllarda, yemeğe her oturuşunda senin içinde yaratacağı kızgınlık ve çaresizliği asla bilemeyecektir. Bazı anneler vardır dünyada kendi çocuklarından başka kimseyi sevmez, sevemez. Onların çocukları hayatlarını sadece insanları değil hayvanları, eşyaları, gökkuşağını filan da sevdiğini içinde saklayarak ve annesinin hiçbir şeyi sevmemesinden onun adına utanarak geçirecektir. Bazı anneler çocuklarına güvenir, bazıları da çocuklarına güvenir aslında ama bir türlü çevreye güvenemez. Bazısı özgürce uçmayı öğütler kızına, düşersen de ben zaten hep yakınındayım der. Bazısı ise sık sık İkaros’un güneşe yaklaştığında eriyen kanatlarını hatırlatır; uzaklaşma, uzağa gidersen yanarsın…Yani anneler çeşit çeşittir, kızları ise sadece ikiye ayrılır: Annesinin tıpkısı olmaya çalışan kızlar ve hayatı boyunca annesine benzemekten kaçınarak yaşamaya çalışanlar.

Ben onlara “Sayesinde” veya  “Rağmen” kızları diyorum.*

Sevim Hanım emekli albay kocası Refik Beyefendi’yi, buraya taşındığımızdan beri görünmediğini hesap ederek diyebilirim ki, iki sene önce kaybetmiştir. Her ne kadar hayat arkadaşını özlüyor olsa da asla hayata küsmemiştir, her hafta saçını mizampli yaptırır ve manikürlü ellerini kremlettikten sonra soğan kabuğu rengi sedefli ojesini sürdürür. Sevim Hanım Sözcü gazetesi okur, milli bayramlarda balkona bayrak asar, bugüne kadar caddede yapılan laiklik mitinglerin hiçbirini kaçırmamıştır. Sözde kalkışma esnasında Gönen’de -diye tahmin ettiğim- yazlığında olduğundan, sokaktan geçen tanklara alkış tutamamıştır. Ancak resmi bayramlarda salonundaki emektar cd çalardan  ‘Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa’ çalmayı asla ihmal etmez.

Sevim  Hanım’ın iki kızından büyük olanı Teknik Üniversite mezunu, yüksek makine mühendisi bir fabrika müdürü ile, diğeri ise yan apartmanın sahibi müteahhit tanıdıklarının oğlu ile evli. Anneleri bu doğru seçimlerden dolayı son derece memnundur, çünkü ona göre aşık olmak çok güzeldir…de hayatın gerçekleri aşk peşinde koşmaktan çok daha mühimdir. Bu gibi kritik zamanlarda devreye, ailenin kadınlarından Sevim Hanım’a aktarılan doğal yeteneği girer: O, kendi arzu, istek ve hislerini vurgulamaktan ziyade; uzmanı olduğu taktiklerle çalışarak karşısındakine aslında o şeyi ne kadar çok istediğini düşündürür…Bu anlamda aslında ilk cümlenin öznesi de kızlar değil Sevim Hanımdır ve işin doğrusu; Sevim  Hanım kızlarını seçtiği uygun damatlar ile evlendirmiştir.

Gözlemlediğim kadarıyla apartmandaki kadınlar düzenli aralıklarla birbirlerine misafirliğe gidiyor. Alt kata indiklerinde onları görebiliyorum, Sevim Hanım ve komşuları salonda oturuyorlar. Salonun bir duvarında, neredeyse duvar boyutlarında, yılın her günü ve gün boyu açık olan devasa bir  televizyon ekranı var. Kocaman ekran ve Sevim Hanım’ın önden düğmeli fuşya elbisesi dışında bu salonda renk yok. Perde, halılar, koltuklar ve neredeyse evdeki tüm eşyalar ölü gibi tuhaf, pastel bir renksizlikte. Mekan, buraya girenleri de içine çekip ruhsuzlaştırıyor adeta; kadınlar ekran karşısında çay içiyor, sürekli bir şeyler yiyor ve susuyorlar. Ender olarak, o da reklam arası süresinde, apartmana yeni taşınanların gürültüsünden bazen de yeni öğrendikleri tariflerden, püf noktalarından bahsedip, tarif değiş tokuş ediyorlar.

Muzlu Rulo Pasta – 8 Kişilik (Emine’nin eltisi Sevim Hanım’dan)

Önceden ısıtılmış fırına verilecek. 

Ve sonra yeniden susuyorlar. Yani kadınlar düzenli aralıklarla bir araya gelip susuşuyorlar.

Bir sabah kahve saatinde, açık salon penceresinden süzülen Zeki Müren sesinin karşı apartmandan yayıldığını anlayınca, kafamı uzatıp sesin geldiği pencereye bakıyorum. “O ağacın altını şimdi anıyor musun” ezgisinin, bildiğimiz Demir Leydi Sevim Hanım’ı, nemli gözleriyle uzaklara dalmış, tonton bir Sevim Teyzeye dönüştürdüğünü fark ediyorum şaşkınlıkla. Onun açık gri gözlerinde, birden tanış bir hüzünle karşılaşıyorum. Demek ki diyorum, Sevim Hanım’ın da bir ağacı olmuş yaşamında, o ağacın altında öpüldüğü yerlerden yaralanmış. Demek ki pek çok ailenin gizlenen ya da bilmezden gelinen bir şarkısı var. Çalışma odasının penceresinden dışarı bakarken dalıp giden baba gibi, kimi anneler de var, mutfak penceresinden dışarı bakan ve o şarkıyla başka yerleri düşünen. Bu ana şahit olmak beni hem şaşırtıyor, hem de daha normal hissettiriyor, omzumda çocukluktan taşıdığım yükleri azaltıyor. Bilinçsiz bir hafifliğe kavuşuyorum.

Sevim Hanım, cama gelen serçelere birkaç parça ekmek atıp penceresini kapatıyor sonra, perdesini sıkıca çekiyor. Bense ona uzanıp içimden, “Müsait olduğunuzda annem sizi kahveye bekliyor, o ağacın altını konuşup muzlu pasta yiyecekmişsiniz” diyorum.

Oysa evde ne annem var, ne muzlu pasta ne de kahve.

*Bu sözler kışın Kumru ile bir konuşmamız sırasında canlanmıştı beynimde

**Belirtilen olay ve kişilerin gerçekle hiçbir ilgisi olmayıp tamamen kurgusaldır

 

mutfak penceresine yağmur vururken, İstanbul 

 

Share

Bugün Aklımdan Geçenler

İnsanları neden boyu, saç rengi, kilosu ile tasvir ediyoruz, bir başkasına tanıtırken neden sadece onun mesleğinden, mevkinden bahsediyoruz?

Mesela “Koca çınarların gölgesinde ama kendi başına yetişmiş bir kestane ağacı gibidir” ya da “En ufak rüzgârda çiçeklerini döküveren kırılgan erik ağacıdır” desek.

“Sessiz ve incecik bir çisenti bırakan gri dev bir yağmur bulutudur, konuştukça yağış da sağanağa döner” desek.

Ya da; “İlk söylenen Merhaba gibidir, sonrasında ne ile karşılaşacağını bilmesen de meraklı bir umut barındırır”

Neden yeni doğmuş bebeğin, annesine mi babasına mı benzediği meşgul eder günlerimizi, o her şeyden çok bir lavanta tarlasına, ilk sabahta ormana düşmüş bir çiğ tanesine, Bach Air’in ilk notasına benzerken.

Bir insan diğerine “Zeytin gözlüm” der de, “Zeytin Ağacım” diye neden sevemez? O zeytin ki, meyvesi, yağı, yaprağı yetmedi gövdesi, her yanından bereket fışkıran yüz yıllık mucize.

***
Eğer dünyaya birkaç kez daha gelme şansım olsaydı, önce bulut sonra da günebakan olmak isterdim.

Bundandır ki beni hiç anlatamazsan, Günebakandı diye anlat tanımayanlara. Ya da en azından ılık bir yaz ikindisi meltemi…

bir türlü gelmeyen bahar, İstanbul 

Farm garden with sunflowers by Gustav Klimt
Share

Gece ve Salon Dolabı Hayvanlarının Düşündürdükleri

Bu fotoğrafları, geçende dolabı toplarken çektim. Sol baştaki at Işıl’a hediye gidecekti bir yılbaşında, poşeti düşürdüm, arka ayağı kırıldı. İnek, tek boynuzu ile barışık, son dönemin modası “kusurları sevmek ” akımının baş temsilcisi gibi havalı dursa da, özensiz bir konuk elini çarptı, onun da iki ayağı kırık. Attan ödünç aldığı ayağı kullanıyor. Koyun sağlam…Ama o da koyun zaten. Yani, tek başınayken kusurları alenen görülse de yan yana iken bize oldukça sevimli gelen hayvancıklar bunlar.

Bence bu yaşlarda pek çoğumuz şu oyuncaklar gibiyiz artık. Sebepleri çeşitli de olsa hepimizin halihazırda birer kırığı, en azından birkaç yara beresi var. Hepsinin oldukça farkında, onlarla oldukça barışık ve saklamaksızın yaşamayı öğrendik. Benzerlerimizle biraz daha gruplaştık. Farkında olmasak da bir aradayken kimimiz bir diğerinin yarasına iyi geliyoruz, kimimiz başka kırıklardan kendimizdekine destek alıyoruz. Birbirini anlamak, biraz da birbirini tamir edebilmek demek.

Ya da, bir arada durmanın (çabalamanın-savaşmanın-paylaşmanın) yarattığı illüzyon, yıpratıcı kişisel kusursuzluk yolculuğundaki yol üstü dinlenme durakları, belki de.


yeni evde bahar gelirken, gece, Istanbul

Share

Yeni Bir Yıla Hazırlanırken

Büyüdük mü neden bilmem ama sevinçle yenisini beklediğimiz yıl sonları, bende bir süredir yerini “şu yıl bir an önce bitse” duygusuna bıraktı. 2016 yılı da beklediğimden daha sıkı bir performansla yaşadığımız en ağır yıl olarak “bitse de gitsek” yılları arasına yerleşti. Yıl biterken, benim gibi her geceyi, o gün olanlardan başlayıp haftayı, ayı, yılı ve en sonunda tüm hayatını gözden geçirerek bitirenler bile, farkında olmadan yılın muhasebesini yapmaya başladı.

Benim bu yılı düşünürken aklıma, görüntüsünü ekrandan izlemeye bile dayanamadığım tırtıllar geldi. O tiksindiğim tüylü yaratıkların nasıl da zarif kelebekçiklere dönüştüğünü ve o kelebekleri de ne kadar çok sevdiğimi düşündüm. O nedenle bu yılın kapanışını “kötü”lerle yapmak istedim.

Öncelikle, hayatımıza girenler, biraz kalanlar. Ardından çıkanlar. Bizi üzenler, üzdüklerimiz. Bazı adamlar ve bilhassa bazı kadınlar… Sonra “İş yapmaktan hiç yorulmadım, insanlarla uğraşmaktan yoruldum” klişesini bana da söylettiren “üst düzey” kötülerle dolu ve “çoğunlukla benim haklı olduğum ama hep sizin kazandığınız” iş hayatı… Ardından her grubun bir alt grubu, o alt grubun da başka birkaç alt grupları olduğu oysa ki ortalıkta sadece “çok güzel çıkan burju”ların dolaştığı sosyal medya. Herkesin herkesi herkesle mutlaka bir yerlerde çekiştirdiği ve yine de herkesle çok iyi geçindiği sanal alem, belki de gerçek hayatın ta kendisi… Son olarak, iyice çirkinleşmiş ve gayet doğal olarak yalnız kalmış ülkem. Yıllarca vermek zorunda kaldığım mücadeleleri geçtim, bizi her sabah birbirimizden ayrılırken, bu belki de son görüşmemizdir kaygısı ile birbirimize sıkı sıkı sarılmaya alıştıran cehennem…

Hepinize çok teşekkürler. Nesli tükenmekte olan biz dürüstgiller familyasına haddimizi iyi bildirdiniz. Bir yandan bizi bu kadar yaralarken, bir yandan daha doğru düzgün plan yapmayı bilmeyen bizim gibilere, B ve hatta C planı yapmayı öğrettiniz.

Velhasıl; olmasaydınız keşke ya, oldunuz. Belki de; siz olmasaydınız biz de bu kadar şimdiki biz olmayacaktık. Gerçekten sağ olun “canımslar!”

Kötü haber! Size rağmen biz, 2017’de de minicik iyilikleri aramaya, onlara odaklanmaya ve onlara tutunmaya devam edeceğiz. Dışarıdan bakınca, gözlerini kısmış, oraya buraya koşuşturan, gözlüksüz ama ileri derece miyopi ahmaklar gibi görünsek de içinde olduğumuz dipsiz karanlıktan çıkmayı başarana kadar aranmaya devam…

Share

Görünmeyeni Seçenler ya da Dönüşü Muhteşem Olacaklara

Tek başına “hikayenin” varlığı bile kahramanı güzelleştirmeye yeter bi’ şeyken, kendi yazdığınız hikayede yahut başkalarının hikayelerinde baş kahraman olmak çok güzel. Sosyal medya sağ olsun, neredeyse her gün başka bir kahramanlık duyar olduk; burayı fethetmeler, oradan başarı ile dönmeler, şurada çok sevilmeler. Bir de görünmez kahramanlar var oysa, zaman zaman, kendi rızasıyla ya da zorunda kalarak görünürlüğü bırakanlar. Edilgin ya da çekilmiş değil de görünmez olmayı seçenler. Onların anlattıklarında, suratınıza suratınıza vurmadığı için hiç de dikkatinizi çekmeyen naif ayrıntılar var çünkü. Örneğin çoğunun cümlesi ben yerine biz diye başlıyor, dokunuşu biri baş kahraman olmak üzere en az iki kişiyi etkiliyor.

Share

Beklerken

Eski bir arkadaşım ‘yaratıcılık için öncelikle tok bir karin gerek’ derdi. Yasam boyu açlık sınırında-fakirlik içinde kıvranan buyuk sanatçıları düşününce, önermesinin pek doğru olduğu söylenemez. Ama yine de kendi lügatında ‘tok karnın’ rahat bir kafaya karşılık geldiğini varsayarak, söyleminde ufak bir haklılık payı olduğunu kabul edebiliriz sanırım. Neyse ki yaratıcılık hakkında çok daha derin ve doyurucu metinler var ve okuduklarım arasında benim en çok ilgimi çeken ve en çok inandığım ‘yaratıcı karşılaşma’ meselesi üzerine yazılanlar. (Yaratıcı karşılaşma, örneğin defterinize not aldığınız paragrafları allayıp pullayıp yazılarınıza yedirerek yazarcılık oynamaktan çok daha fazlası tabi :)) Neyse…

Tümünden bağımsız olarak, bana göre yaratma-üretme isteğinin özünde biraz da inanmak yatıyor; kendine, bir ideale, dünyaya, değişime ve senden çıkanla kendini ve dokunabildiğin üç beş kisiyi değiştirebileceğine inanmak…Güzel günler görmeyi umut etmek, sevdiğin ama seni bir türlü yeterince sevmeyen kadının gözüne girmeye çalışmak, en önemlisi ölümün koyduğu sınırı, yine ürettiğinin ölümsüzlüğü ile sınırsızlandırma çabası…İşte bundandır, bu aralar pek çok cümleyi yazıp yazıp silmem ya da metinleri taslak olarak bir yerlere kaydetmem. İnancın ve umudun soluk yüzünü tekrar göstermesini beklediğimden…

Share

Az

I.

“Bana az vermeyi öğretmemişler ki. “Yok” kavramını iyi bilirim de, varken vermemek hiç anlatılmadı. Sevmemeyi (hatta nefret etmeyi) anladığımda epey küçüktüm, ama az sevmeyi bilmem, bilemem. Çocukluğuma dair en erken hatırlayabildiğim hikaye, çok sevdiğim minik bir arı üzerinedir mesela.

Ufacıktım, camdan bir arı girmişti, ben onu çok sevmiştim, daha da çok sevebilmek için arıyı yakalamaya karar verdim, avucumun içine alıp onu sevgiyle sıkıştırmaya başladım, ben arıyı avucumda sıktıkça o beni soktu, arı beni soktukça ben avucumda onu daha da çok sıktım. Sonuç: Arım çok geçmeden aşırı doz sevgiden öldü, ben bir süreliğine elimi kullanamaz hale geldim.

Neyse ki en azından öldürmeden sevmeyi öğrenecek kadar büyüdüm. Ara ara avuçlarımın sızısından ağlayacak gibi olsam da evde kurulan sofralara dolapta-elde-evde var olanın tümünü masaya koymak, içten gelen şarkıyı, içten geldiği anda ve içten geldiği şekliyle ortalıkta sesli sesli mırıldanmak, akşamları eve dönüp günü olanca ayrıntısıyla ama mutlaka bir solukta anlatmak, yeni olana-bilgiye-bilgeye sonsuz heyecan ve merak duymak gibi, vazgeçilmez bir alışkanlık benim için “çok sevmek”. Az’ın çok olamadığı tek şey…” dedi kadın. Gülünce ortaya çıkan çizgilerini gizlemek için elini sağ yanağına götürürken…

bir gece, İstanbul

Share

Ölüm Varsa Bu Dünyada Zulüm Var

-içimden geçenlerin kısa özeti, devamı gelecek-

Gazetelerin hala okunur olduğu ve Pazar kahvaltılarında keyif çayının yanında olanca tembelliğiyle yerini aldığı yıllarda, en çok dikkatimi vererek okuduğum bölüm, ölüm ilanlarıydı. İlanları okurken, o insanların nasıl bir hayat yaşamış olduklarını tahmin etmeye çalışır, öyküler kurardım kafamda. Hepsi bitince, sıra bana gelir, başka başka kişilerin, kurumların ve tanıdıkların ağzından kendi ölüm ilanımı yazardım. O zaman kafamda kurduklarımı bir yerlere not etmediğim için şimdilerde pişmanım. Geçende bu eksende bir öykü yazmak aklıma düştü, araştırırken gördüm ki artık gazete ya da belediyelerin sayfalarından online ilanlar yayınlanır olmuş. Çoğu soğuk  birer ad-soyad ve yer bilgisinden ibaret…

Kötü adamların neredeyse her gün gencecik çocukları katledip ölümü giderek normalleştirdiği bu coğrafyaya rağmen, ben uzun süredir ölüm fikrine alışmaya çalışıyorum. Olmuyor. Geçen hafta, hiç yazamasa en azından her doğum günümde “Sen hep mutlu ol Özlemim” diye mesaj atan eski dostum Hikomu kaybettiğimden beri, yaşamda her şeyin geçici ve dolayısı ile her çabanın da gereksiz olduğu düşüncesi zihnimde içinden çıkılamaz bir hal aldı. Yaşamımda belki de ilk kez sevdiklerimi kaybetme kaygısının yanında ölümlü halimin çaresizliği ile de baş etmeye çabalıyorum.

-Benden geriye kalanlara ne olacak peki? Eşyalar tamam da duştan çıkıverdiğinde burna çarpan sabun kokusu, isli çayın dilini yakan ilk yudumu, sarhoş kahkahalar, gülmekten çizgi olmuş gözler, yanağına değen soğuk kırmızı burun, film izlerken akan bir damla gözyaşının tuzlu tadı, bedenin koltukta bıraktığı iz, sağ yanaktaki gamzenin hikayesi…nereye gidecek? Bunca yazmalar, okumalar, bilmeler, bilememe sancıları ne olacak?-

İnsanın kendi ardından verilen ölüm ilanlarını okuyamaması, kendi cenaze törenine katılamaması ne büyük haksızlık! Bunları yapabilsek belki de yüzleşmek daha kolay olacak ölüm ile, ölümlülüğümüz ile. En az ilanlar kadar kafamı meşgul eden diğer şeyi, kendi cenaze törenimi düşündüğümde, arka sıralarda fazlaca alıngan olduğumdan dem vuranları, hala Ekmeleddin’e oy vermediğim için söylenenleri, inançsızlığıma vahh’layanları, şiir sevmemi ya da hemen ağlayıvermemi ti’ye alanları duyar gibi oluyorum. Hepsinden öte hikayenin sonuna gelindiğinde arkamdan sadece “İyi kalpliydi” dedirtebilmeyi umut ediyorum. “İyi insandı be!”

Yazanın notu : Artık hiçbiriniz benden önce gitmeyin lütfen! Söz mü?

evimizin ilk sonbaharı, akşam, İstanbul

Share